Hesap Veriyorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hesap Veriyorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ekim 2014 Perşembe

HESAP VERİYORUM -17-

ASKERİ OKULA GİDİYORUM :

Lise son sınıfta edebiyat kolunda başarılı bir öğrenci iken birinci dönem sonunda askeri okulların yeni talebe isteğini duyduk. Ben, Erdoğan Yurdakul ve İhsan Kütahyalı maddi koşullarımızın zayıflığı, benden sonra 4 kardeşimin bulunması bizi buna başvurmaya itti.

Biz üç kişi Ankara’ya muayenelere geldik. Üçüncü sınıf bir otelde kaldık. Ankara’yı hiç bilmiyorduk. Mevsimin en soğuk, şiddetli ayaz, -32 C sıcaklık bize hiç de iyi gelmedi. Otelde soba sadece salonda yanıyordu. Soyunup yatmak bile problemdi. Yemeği Bentderesi'nde bir lokantada kuru fasulye-pilav ile geçiştiriyorduk. Ben o zaman sigara da içiyordum.

Bugün harp okulu içinde kalan Mevki Hastanesine sabah troleybüs ile bakanlıklara gidip, sonra yarım saat yürüyorduk. Uzun kuyruklarda bekliyorduk. Benim ve Erdoğan için olumlu oldu sonuçlar ; İhsan ise hipermetrop olduğundan elendi.

Şube kanalı ile müracaatımızı Kuleli ve Maltepe Askeri liselerine gönderdik. Gelen yanıtda zayıf olmaması kuralına yalnızca ben uyuyordum. Bu durumda tek başıma gitmek istemedim. Ben de vazgeçtiğimi babamlara söyledim. Gece yatak odalarında konuşmalarını bitişikten duydum. Annem “Madem ki girmeyecekti niye bize o kadar masraf yaptırdı.” diyerek beni kınıyordu. Bu söz o kadar ağırıma gitti ki ertesi gün gitmeye karar verdiğimi söyledim.

Ankara’ya giderken verdikleri 20 TL dönerken yetmemiş, İstanbul’a giderken 40 TL istemiş ve sevinçle almıştım. Bu kadar uzun bir yolculuğu ilk kez yaparak İstanbul’a geldim. Sirkeci de Şark otelinde bir gece kaldım. Amacım tekrar Çorum’a dönmekti.

Ertesi gün okula Çengelköy’e gittim. İskeleden sonra bir yokuşun sonunda okulun nizamiyesinde benim müracaat kağıtlarımı aldılar ve beni aynı gün sınıfa soktular. Ben şaşkındım. Girdiğim bu okuldan gene ilk fırsatta geri dönebileceğimi sanıyordum. Ne var ki geri dönülemez bir nehre girmiş , askerlik hayatım başlamıştı. 

14 Eylül 2014 Pazar

HESAP VERİYORUM -16-

Ortaokulun bitiminden sonraki lise öğrenciliğimi daha istikrarlı olarak sürdürdüm. En iyi arkadaşım Erdoğan Yurdakul’du. Babası benim gibi emekli öğretmendi. Maddi koşulları benden de zayıftı. Kiralık bir evde en kötü koşullarda okula devam etme çabasındaydı. Onunla birlikte Attila Bozdoğan, Elvan Güneş, Memduh Şahin,Turgut Veldet benim arkadaş çevremi oluşturuyordu. Düzenli olarak okula gidiyor ve okuma alışkanlığımı daha ciddi eserlerle sürdürüyordum. Edebiyat derslerinde bilhassa başarılı idim. Edebiyat ve eleştiride benimle çok az kişi yarışabilirdi.

Merzifon ve dışarıdan gelen öğrenciler de vardı. Okuma tutkusu olan Ergun Göze onlardan biriydi. Sol fikirlerinden dolayı ondan şüphelenilirdi. Bugün kü sağcı çizgisini aklım almıyor. En başarılı öğrenci Metin Leblebici idi. Matematikte öğretmenle yarışır, iki dili (Fransızca ve İngilizce) çok güzel konuşur ve tüm derslerden 10 alan bir süper talebeydi. Teknik Üniversiteyi kazanmasına karşın Deniz Ticareti seçip kaptan oldu.Dönemin en güzel kızı Güner ile evlendi. Bugün genel müdür. Sadık Kakaç ise ikinciliği lise boyunca bırakmadı. Çok çalışkan ve düzenli bir öğrenciydi. Lise müdürünün kızı ile evlendi. Profesör olma başarısını gösterdi. Samsun’dan birinci olarak liseye gelen Abidin Kumbasar başta biraz bocaladı. Sonra uyum sağladı ve tıp fakültesini bitirip professor oldu. Süheyl Elbir de başarılı bir öğrenci olarak Çorum’un yetiştirdiği değerlerdendir.

Talebeliğin tadını almaya o dönemde başlamıştım.

6 Temmuz 2014 Pazar

HESAP VERİYORUM -15-

İLK ÇOCUKLUK AŞKIM :

Ablamın evlenmesi orta üçün ikinci yılında okuduğum yıllarda oldu. Ablama gelen Çorum’un manifaturacılarından Yaşar ağa oğlu Zeki Çetin’e ablamı görücü usulü ile istediler. Eniştemin üç kız kardeşi vardı. Ortancası Mukadder orta birde okuyordu. İlk bakışta içimden gelen bilmediğim bazı coşkuya benzer hisler onun ilk aşkım olduğuna beni inandırdı. Tatilde ikmale kaldığı için ders veriyordum. Annem arada bir bizi control ederdi. Ben aşkımı hiç anlatabilme cesaretine sahip olamadım. Ben bu sırada şiirler yazıyor ve aşkımı gece boyunca ak sayfalara döküyordum. İşte bir örnek :

Dökülen bin yaprak bir rüzgarla baharda
Hatırlayıp ağlarım,düşünürüm bazanda.
Son bir tebessüm kaldı hayalimde sesinden.
Bir nebze tatabilsem o sıcak nefesinden.

Sokakları doldurur neşeli kahkahalar
Geçerken mahlleden başörtülü genç kızlar.
Her birinin yüzünde tatlı bir tebessüm var.
Hepsinin gözlerinde sanki bir alev yanar.

Kimi güler açılır baharın nesiminde.
Bir çoğu gençliğinin en ateşli deminde.
Tatlı bir tebessümle yakıyorlar kalpleri.
Geçerken Çormlu kızlar sabah saatleri.

O zamanki şiirlerimden iki defter kalmış. *  
Bugünün şiir olarak bir değeri olduğunu zannetmiyorum. Ne varki o dönemden kalan güzel bir hatıra.
Halkevinin kütüphanesi bizim uğrak yerimizdi. Orada ilk beğendiğim kitaplar Ömer Seyfettin kitaplarıydı. Sait maden ile kitapları paylaşarak okumaya başladım. Bana hayatım boyunca en yakın arkadaşım ve rehberim oldular. Halkevleri o zaman çoçukların eğitilmesine yardımcı olmak açısından çok başarılı ve ülkeye kıymetler kazandıran kurumlardı. Müzüik kolunu Sadi Leblebici, Spor kolunu İhsan Tombuş, tiyatro kolunu bir lise öğrencisi çalıştırırdı. Pinpon masaları, basket sahaları, müzecilik kolu vardı.
Ne yazık ki Demokrat Parti CHP ile içiçe olmasını gerekçe göstererek bu kurumları kapattırdı. Yerine yeni kurumlar kurulamadı. Gençleri kahve köşesine mahkum eden bir anlayışın ürünüdür.
Köy Enstitüleri ve Halkevlerinin kapatılması yeri doldurulamaz sonuçlara yol açtı. Demokrat Partinin kömünizm korkusu, halkın bilinçlenmesinden korkması ve bağnazlığa sahip çıkması,  çıkarlarını halkın eğitimsizliğinde görmesi neden olmuştur. Günümüzde halen bu anlayış sürmektedir.

Babamla yıllar sonar Çıkrık köyüne gittiğimde şu gerçeği bir kez daha gözümle gördüm ki bu okulların olduğu dönemde yetişen en az 50-60 öğretmen ve aydın varken sonraki 15 yılda 3-5 kişi dışında yetişen kişi olmamıştır.

* Bu defterden şiirleri blog sayfalarında bulabilirsiniz

9 Mart 2014 Pazar

Hesap Veriyorum -14-

YÜRÜME REKORU KIRDIĞIMIZ GERİ DÖNÜŞ :

Tren yolundan akşama ragmen yürüyerek Çorum’a ulşamak amacıyla yola çıktık. Gece trenlerinden kaçarak Balışeyhe kadar gelebildik. Gene kaçak bir tren yolculuğu ile Çerikli’ye geldik. Hiç durmaksızın gece ve gündüz yolculukla ertesi günü Yeniköy’e ulaştık. Orada bir gece handa yatıp sabah hareketle Çorum’a geldik. Amacımız para tedarik edip tekrar kaçış planı yaparak kaçmaktı. Bugün yeri tam olarak bilemediğim eskiden tabkhanenin bulunduğu yoncalıkta bizi komşumuz İhsan Kalelioğlu gördü. Bize yaklaşıp bir baba şefkatiyle beni kucakladı. Benim ailedeki korkumun nedenini bildiği için, babamın beni çok aradığını, eve birlikte gideceğimizi ve beni döverlerse buna kesinlikle müsade etmeyeceğine beni inandırdı.

Arkadaşımın sorununu da halledeceğini söyleyerek bizi eve getirdi. Babam ve annem hiç bir şey demediler. İki gün hiç uyanmadan uyudum. Uzun sure okuldan uzak kalmıştım. Bu kaçışla okulunda bir meslek edinme aracı olduğunu ve hayatın bir sürü güçlüğü olduğunu yaşayarak öğrenmiş oldum. Ataların “Bir musibet bin nasihattan iyidir” sözü bu duruma tam uyuyordu. Okula tekrar başladım. Sanki bir kahramanlık yapmışız gibi herkes bizim maceralarımızı konuşuyordu.Ben yeni bir azimle derslerime sarıldım. Okulun bitmesine bir ay vardı. Buna karşın ikmale kalmayı başararak yeni bir rekor kırdım. Bugün kırık karneden intihar eden çocukların aile içinde problemlerini çözememekten kaynaklandığına inanıyorum.

Bugünün aile yapısı eski otoriter yapıdan çok farklı olsa da doğan yeni problemlerin aile içinde çözülmesi önemlidir. Aile ve okulda dayakla yapılan eğitimin tamamen karşısındayım. Dayak insanı alçaltıcı ve verdiği acı yanında çocukların pasif olarak yetişmesi rizikosunu taşıyan bir eğitim sistemidir. Bugün bile gerek ailelerde gerekse okul ve askerlikte temel esas olması geriliğimiz ve yetersizliğimizin bir kanıtıdır. Ben çocuklarımı pek az bu araca başvurarak eğitdiğim kanısındayım.

15 Ağustos 2013 Perşembe

Hesap Veriyorum -13-


ZELZELE ve KORKUSU:

O yıllarda üst üste Çorum’u yerinden oynatan yer sarsıntıları oldu. Bizim ev iki katlı ahşap bir yapıydı. İlk sarsıntıda hepimiz yandaki komşunun arsasına kaçtık. Metin çok küçüktü. İçeride birinin feryadından Uğur’un beşikte kaldığını anımsadık. Annem içeri girip geri çıkarttı. Bu korku babamın bizden uzakta olmasının verdiği şaşkınlıktandı. Bu olaydan sonra yer sarsıntıları aralıksız bir hafta sürdü. Artık panik halindeydik. Annem babamın emekliliğini isteyip yanımızda olmasını istedi. Bu nedenle babam 30 senesini doldurmadan emekli oldu. Bu konunun ve bilhassa 30 yılını dolduranların aldığı ikramiyeyi kendisinin alamaması babamı çok üzmüştü. Buna beni de bir yerde sebep olarak görür, “Senin yüzünden erken ayrıldım,ikramiyemi alamadım” diyerek beni de suçlardı.

Babamın gelmesi evdeki korkutucu otoritenin geri gelmesi demekti. Artık özgürlük devri son buluyordu. İlk iş Nihat’la olan arkadaşlığımızı yasaklaması oldu. “Bir daha seni o çocukla görürsem öldürürüm” dedi. Ben gene gizli, gizli ilişkimi sürdürüyordum. Bir gün parkta birlikte yakaladı. Beni eski günlerdeki gibi eşek sudan gelene kadar patakladı.

EVDEN KAÇIYORUM:

Üçüncü sınıfta derslerim pek iyi değildi. Arkadaş çevrem de hep yaramazlardan oluşuyordu. İlk karnemde 8 zayıfım vardı. Bu karneyi eve götürüp babama göstermeme imkan yoktu. 3 leri 8 yaparak 3 zayıflı bir karne haline getirdim, gene de pek sevinmedi. Nihat’la olan arkadaşlığım devam ediyordu. Bir gün icracının oğlu Namık bu arkadaşın sevdiği kıza asılmıştı. Biz de onu dövmeğe karar verdik. Aradık okulun bir altında olan evindeydi. Dışarı çıkartıp dövdük. Annesi ve valinin karısı okula durumu bildirdiler. Biz o gün okula gitmedik. Ertesi günü bizi disiplin kuruluna verdiler ve üç gün okuldan uzaklaştırdılar.

Bir neden de karnemin okula teslim edilemez durumuydu. Müdür Niyazi bey her gün “Karneni getirmeden okula sokmam” diyordu. Ayrıca okulun bir avizesini de kırmıştım. Bunun ödenmesi ise babamın dayağı demekti. Evden kaçmam için yeterli nedenler vardı.

Bir arkadaş arıyordum onu da kandırıp kaçmaya ikna ettim. Rafet Doğan adlı sanat okulu öğrencisiydi kaçış arkadaşım. Babası Çerkez Rıfat da bu arkadaşımın kaçmasının nedeniydi. Kaçmaya karar vererek Çarşamba gününü kararlaştırdık ve o gün babamın tahsilât için erkenden hayvan pazarına gitmesi yastığın altına sakladığını bildiğim paralarını alamadan evden çıkmama neden oldu.
Arkadaşım 20 TL.si ile benim bulabildiğim 10 TL. ile kaçış için maddi imkanlarımızın az olmasına rağmen kararımızı gerçekleştirdik. Bir plan yaptık önce Rafet’lerin eski tanıdığı Balyakup köyüne gitmeye kararlaştırdık. Çorum’un doğusunda Karadağ’ın eteğinde olan bu köy Çorum’a 6-8 saat çekiyordu. Akşama doğru köye varabildik. Fakir bir Çerkez köyü olmasına karşın bizi büyük misafir karşılar gibi ağırladılar. Rafet’in bu köylü olmasının bunda büyük etkisi oldu sanırım. Bize şehirde olan bitenleri soruyorlar bizde profesör gibi yanıtlıyorduk. Bana ayrıca türkü söylettiler, sesim güzeldi. Ne var ki söylediğim şarkılardan pek hoşlanmadılar sanırım. Kızların da olduğu toplu oyunlar oynadık.

O gece yatıp ertesi sabah Çıkrık köyüne gittik. Bir gece de orada kaldık ve ardından Kışlacık köyüne gittik. Enstitü mezunu babamın eski talebesi Şakir bey bizi çok iyi karşıladı. Köylülerle enstitünün verdiği eğitimi hayata geçirmeye çalışıyordu. Başarılı ve idealist bir öğretmen havasındaydı.


Maarif müdürünün teftişe geleceğini duyunca huzursuz olduk ve ertesi gün Mecitözü kasabasına gittik. Rafet orada tanınabilirdi. Gece bir köyde kalıp tekrar Çorum’a döndük. Çorum’dan günde bir otobüs kalkar ve Çerikli istasyonuna gider. Gece orada sabahlanır ve ertesi sabah altıda kalkan trenle Ankara’ya gidilirdi. Aynı yolu izleyip Ankara yerine yolda Kırıkkale’de trenden indik. Fabrikaya girip çalışma hayalleri kuruyorduk. Fabrika yanındaki çayırda otururken geçen bir işçiye derdimizi anlattık. Yaşımızı 14 dedik. Velilerin izni, nüfus cüzdanı olmadan işe alınmayacağımızı, evden kaçmış olduğumuzun hemen anlaşıldığını, polis görürse ailemize teslim edileceğimizi anlattı. Bu durumda mecburen Çorum’a dönmeye karar verdik.

22 Ekim 2012 Pazartesi

HESAP VERİYORUM -12-


Babası her akşam evlerinde kumar oynatırdı. Nihat ise sonradan genç yaşta öldü. Çok iyi bir çocuktu. Babasının durumuna o da üzülüyordu. Ne var ki elinden gelen bir şey yoktu. Beraber ortaokula kayıt olduk. Okulun bizim köy okulları ile karşılaştırılınca beni şaşırtan büyüklüğüne alışmam uzun zaman aldı. Çoğunluk şehirde ilkokulu bitirmişti. Arkadaş edinene kadar yabancılık ve uyumsuzluk duydum. 1A sınıfındaydım. Müdürümüz Ziya Ataman çok iyi ve olumlu bir kişiydi. Karısı da Coğrafya öğretmeni Macide hanımdı. Bizim matematik derslerine de giriyordu.

 

Müzik dersine bir ayağı aksayan Hayriye Miyak giriyordu. Bana bu hocanın aynı zamanda fizik hocası olduğunu ve fizik dersi kitaplarının ne zaman dağıtılacağını sormamı isteyerek, beni işlettiler. Üzerimden atamadığım köylü saflığımdan yararlanmaları ilk kötü anım oldu.

 

Türkçe dersine Bahri Miyak giriyordu. Çok sert ve bilgili bir öğretmendi. Bir gün gramer dersinden imtihan yapacağını söyledi. Onüç arkadaş hastalık bahanesi ile devlet hastanesine viziteye çıktık. Bizim numara yaptığımızı anlayan doktorlar bizi okula geri gönderdiler. On üç numaracı arkadaş hep birlikte sınıfa girdik. Bahri Miyak sobaya demir karıştırıcıyı koyup kızdırdı ve hepimizi sözlüye kaldırdı. İlk girenden başlayıp bilemeyenin ellerine vuruyordu. Ben en sondaydım. İkinci zilin çalması beni işkenceden kurtardı. Bu sırada duyduğum korku dilbilgisinden nefret etmeme ve bir türlü öğrenememe yol açtı.

 

Resim dersi en yeteneksiz olduğum dersti. Hocamız Reşat Eroğlu çok disiplinli, yetenekli, resme yatkın olanları koruyan ve onlara sulu boya vb. teknikleri öğreten bir hocaydı.

 

Birinci sınıfta biraz bocalayarak ikmale kaldım. Başta matematik vardı. İkmalden geçerek 2A sınıfına devam ettim.

17 Mart 2012 Cumartesi

HESAP VERİYORUM -11-

Okulu bitirmemde annem gene Çorum’da idi. İmtihanlara müfettişler de geldi. Benim bir anımı oluşturan bir olay da burada ortaya çıktı. Ben matematik imtihanına girdiğimde içeride müfettişler ve babam da vardı. Bir faiz hesabını önce yanlış bir rakamı yazarken silip doğrusunu yazacağım sırada babam beni dövüp dışarı çıkarrtı. Bütün derslerimde sınavlarım iyi geçmesine karşın benim kaldım zannederek ağlamama ve üzülmeme hiç aldırmadı. Ben sınıfta kaldığımı sanarak :
- Kaldımsa Çorum’a gitmek istiyorum diye tutturuyorum. Bana
- Sen bilirsin diyerek renk vermiyor.
Sonuçlar belli olupta benim yalnız matematikten 4 diğerlerinden 5 alarak Pekiyi derce ile okulu bitirdiğimi öğrenmem bana büyük bir sevinç kaynağı oldu. Babam sanırım Hacer hanımla ilişkisini açık etmemin intikamını alıyordu.


Babam sert ve özellikle matematik konusunda çok iyi bir eğiticiydi. Çıkrık köyünnden mezun olupta devlet yatılı okul sınavını başaramayan öğrenci yoktur. Bu yatılı okul sistemi o zamanın tekve başarılı örneğidir. Okulu olmayan köylerden yatılı olarak okuma olanağını bulanlar ileride devlet hizmetinde çok önemli roller aldılar. Bire yüz verim veren bir sistemdi sanki. Köy Enstitülerinin başarısı tüm geri kalmış ülkelere örnek olabilecek nitelikdedir.

ÇORUM’daki Yaşamım ve Babasız Olduğum Okul Günleri :

Okulu bitirip diplomamı alınca Çorum’a annemin yanına geldim. Babam müdür olarak Çıkrık’ta kaldı. Çorum’daki evimiz Yeniyol Caddesi 2 no ile sokağın başındaydı. 1942 yılının Çorum’u harp içinde olunmamasına karşın kıtlık ve sefaletin diz boyu olduğu bir şehirdi. Nüfusu yaklaşık 20.000 kişiydi. Verimsiz topraklara sahipti.

Evimiz altı odalı bir evdi. Altında haymalık ve iki oda üstünde 4 odası vardı. Yazın üstteki odaları, kışınsa alttaki odalrı kullanıyorduk. İlk işim mahalle arkadaşları edinme çabasıydı. Ben köyden gelen, iyi beslenme sonucu güçlü, fakat şehir çocuklarına gore saf bir çocuktum. İl temasım bizim mahallenin en kavgacı ve herkesin korktuğu aynı zamanda akrabamız olan Ahmet Haboğlu ile oldu. Yılan diye adlandırılan, çizgileri yılan şeklinde bir yolda bilyeyi dışarı çıkarmadan oynanan bir oyuna girmeme engel olması nedeniyle kavga yaptık Ahmet’le. Buna dövülme denmezdi sanırım. Sonradan Ahmet’le çok iyi arkadaş olduk. En yakın komşumuz Komserin oğlu Güllü Nihat’tı. Yüzünde kırmızı gül gibi lekesi vardı. Sarışın ve çok yakışıklı bir çocuktu. Babası birinci komserdi. Ablası Şükran, biraz havai yapıpaydı. Nihat kızlar üzerinde çok etkiliydi. Bir çok kız ona aşık veya hayrandı. Benimle en yakın ilşkiyi ilk defa o kurdu.

15 Ocak 2012 Pazar

HESAP VERİYORUM -10-

HIRSIZLAR GENE EVİMİZE GİRİYOR:

Babamın maaşı o zaman 40 lira idi. Yumurtanın 4 adedi 40 para, yani bir kuruşdu. Bir öğretmenin eline 16.000 yumurta alabilecek maaş geçiyordu. Yatılı okulda yemeğin de bedava olduğu düşünülürse bugünün genel müdür maaşı geçiyordu babamın eline. Babamın Mecitözü’ne gittiği bir gün ahır olan alt katta bir gürültünün duyulmasıyla evde kalan kızlar babalarına “Baba eve biri giriyor, yetiş” diye bağırdılar. Mustafa amca eline gemici fenerini alarak evin ahırına doğru koştu. Hırsızlar korkup kaçtılar. Bizim bu olaylardan ne kadar korktuğumuzu ve olayın duyulmasıyla korumasız köyde yaşamamızın ne kadar zor olduğu olduğu ortaya çıktı. Bunun hırsızlıktan başka anneme göz koyan bir köylünün işi olabileceği de konuşuluyordu.

ÖĞRETMENLER ARASINDAKİ KISKANÇLIĞIN GERGİNLEŞTİRDİĞİ ORTAM

Yatılı bir okul olan Çıkrık köy okulunda Yozgatlı Mehmet Ali adında bir öğretmen ve annesi bir de kardeşi olan Revnak Anlar adlı öğretmenler bir yemek sırasında :

“Baş öğretmen tektir, her şeyin başıdır, ne varki Mehmet Ali beyin karısı biraz şaşıdır” diye bir espri yapılınca babamla Mehmet Ali beyin arası açıldı. Olmayacak şeyler yaparak babamı tehdit etmeye ve bütün gün laf atarak, nara atarak babamı çıldırttı. Tabancasını alıp Mehmet Ali beyi vurmak istedi ; annem zor engel oldu. Mehmet Ali beyin ilçeye yaptığı şikayet üzerine kendisi haksız bulunarak başka köye nakli çıktı.

Revnak beyin kardeşi benim yakın arkadaşımdı. Çok terbiyeli ve toparlak yüzlü bir çocuktu. Ağabeyi çok yönlü ve şiir yazan başarılı bir öğretmendi. Bize ve köylüye gösterebilecek bir piyes oynattı. “Hürriyet Kahramanı” adlı piyeste ben başrolde oynadım. Başarılı rol yaptım sanırım. Bu piyes işlendiğinde ve eğitildiğinde köy çocuklarının neler başarabileceğini bana gösterdi. Nitekim Köy Enstitüleri adlı köy çocuklarını öğretmen yapmak amacıyla kurulan okulların mezunları büyük çoğunlukla başarılı bir hayatı temsil ettiler.

24 Temmuz 2011 Pazar

HESAP VERİYORUM -9-

Çıkrıkta, annemde gelince bir köy evine Mustafa amcaların evine taşındık. Oğlu Hamdi sınıf arkadaşımdı. Türküm, doğruyumu okurken gırtlağı şişene kadar en gür sesiyle bağırırdı. Hamdi Öztürk şimdi halen öğretmenliği sürdürüyor.

Mustafa Amca çok iyi ve temiz bir insandı. Hamdi’nin Huriye adlı bir ablası vardı. Köylü çocuklarla iyi arkadaştım. Ekşili ninenin oğlu İbrahim, Mustafa Işıker bakkalın oğlu Mehmet Ali, Ömer yakın arkadaşlarımdı.

Köyün en enteresan adamı Hüseyin dedeydi. İki büklüm kamburdu. Köyün kamburu ve en çalışkan adamıydı. Ona şöyle derlerdi:

- Dede gönlün nede?
- Ebende yavrum ebende.

Babama anılarını anlatırdı. İlk köye geldiğinde bir taş yastıktan başlayıp köyün en zengin adamı olmuş ki bunu çalışması yani emeği ile yapan nadir insanlardandı. Evi Aktaş çeşmesinin yanındaki en güzel evdi. Kimsenin ayağına dokunmaması için köy yollarındaki taşları toplardı. Yardımsever bir insandı. Herkes ondan aklı sorar o da doğru yolu bilir ve söylerdi. Babam bile kendisine hayrandı. Evinin dut ağaçlarının şöhreti çoktu. Dutları yatsan ağzınla yiyebileceğin şekilde yetiştirmişti. Yaşamasını çalışmasına bağlamış köyün şüphesiz en renkli kişisiydi.

Köydeki sınıf arkadaşlarımdan Çolak Ali lakaplı Ali Eryaşar okulun en başarılı öğrencisiydi. Şimdi sayıştayda üye. Halkevleri kontejanından yatılı okulu kazandı, hukuğu bitirdi. Tek kolu anadan doğma kısaydı. Bütün gücü diğer koluna toplamış gibi iki kollu olanları da yenerdi. Bakkalın oğlu ise matematikte birinciydi.

Yatılı köy okulu olduğundan okulumuza yedi köyün çocukları gelirdi. Üçköyyakın sayıldığından bu imkandan mahrum bırakılmış bir Alevi köyüydü. Çıkrık ise sunni ve tutucu bir köydü. Sınıfın diğer başarılı öğrencileri olan Mustafa ve Muharrem’den Mustafa Işıker Milli eğitim müdürlüğüne yükselirken, Muharrem okuyamadı.

En büyük eğlencemiz maymun adlı topaç çevirmek, davar gütmek, gübre üzerine atlamaktı. Üçüncü sınıftayken Ali Ersin adında Develili bir hoca tayin oldu. Bekar ve genç bir hocaydı. Babamla arası çok iyiydi. Okula voleybol sporunu o getirdi. Harika voleybol oynardı. Ablam o sıralarda ilkokul son sınıftaydı. Ali Hoca sonra Gazi Terbiye sınavını kazanarak Ankara’ya gitti. Babamdan mektupla ablamı istedi. Babam buna razı oldu. Ne var ki bir süre sonra irtibat kesildi ve evlilik yattı. Babamı üzen bir olaydı.

10 Nisan 2011 Pazar

Hesap Veriyorum -8-

ÇIKRIK KÖYÜ ve İLKOKUL HAYATIM

Çıkrık köyü Çorum’a at arabası ile on saat süren Mecitözü kasabasına bağlı, doğanın harikalarından bir dağ köyüdür. Akdağ’ın eteğinde ve dağlık, bahçelik bir köydür. Aktaş denilen dağdan inen bir suyu, meşhur hardal kirazları, cevizleri, elma, armut ve her türlü sebzenin yetiştirildiği daha ziyade meyvecilikle geçinen bir köydür.

Yatılı okul köyün sonunda birisi 5 derslikli okul diğeri yatakhane olan iki binadan oluşur. Birincisi kısımda derslikler ve müdür odası , ikinci kısımda yatakhane ve fırın, iki adetde öğretmen yatakhanesi vardı. Beş sınıfın da öğretmenleri vardı. Babam bizim matematik dersine girerdi. İlk öğretmenim Yozgat’lı Mehmet Ali beydi. Bize kendini üstün bir hoca gibi göstererek kendini Allah yerine koyar, bizlere trilyonlar, kentrilyonları öğretmeye kalkar fakat temel matematiği bile öğretemezdi. Bir de Bodrum’lu Hacer hocahanım vardı. İki odanın birinde biz babamla, diğer oda da ise Hacer hoca yatardı.

Ben okuldan eve gelince babam çalışmalarıma bakar o günkü konuyu bana sorardı. Bilmediğimde beni eşşekten suyu getiren kadar diye tabir edilen şekilde döverdi. Bilhassa kulaklarımın memelerini ovarak bana işkence ederdi. Bu bana hayatımın en acı anılarını yaşatmaktaydı. Bilhassa Hacer hocanın benden şikayet ettiğinde dayak artardı. Hacer hocanım bana: “Git Aktaş’tan su getir.”, “Git şu işi yap.” Gibi emirler verince benimde inatçı yapım nedeniyle yapmazdım. Akşam babama “Orhan’ a şunu söyledim yapmadı.” gibi şikayetlerle her gün dayak yemekten yıldım.

Bunun intikamını öyle şekilde aldım ki çocuk sandıklarımızın neler yapabileceğinin anlaşılması için burada yazıyorum. Bir ara babam Mecitözü’ne gitmişti. Maarif memuru Mümtaz beyin olmaması nedeniyle bir ay kadar oarada kaldı. Bu durumda bende babamın odasında kalmakta direndim. Hacer hanım birlikte yatmamız için çok yalvarmasına karşın o günkü aklımla nedenini anlamadığım için direndim. Mecitözü’ne tayini çıkınca benim sakladığım güncesini bulamadı. Mecburen gitmek zorunda kaldı. Annem köye gelince , defteri onun yanında babama unutulduğu yerden bulmuşum gibi verdim. Babam defteri annemin ısrarı ile okuyunca skandal patladı. Hatırladığım kadarıyla :

“Ben bir piçim, anam beni başka bir erkekle olan ilişkisinden doğurdu. Yatılı okuldan sonra öğretmen oldum. Benim koca hasretinden yandığım bir zamanda karşıma kör bir ihtiyar olan Hilmi hoca çıktı. Onunla bile yatmaya muhtaçdım, bunun için ona ne kadar yalvardım.” Bunları okuyan annem kudurdu. Babama yapmadığını bırakmadı. Ben de buna bana yapılanların acısı çıkıyor diye çok seviniyordum. Bu benim tabiatıma yerleşti. Bir kişisel olayda önce hiç ses çıkarmam ama sonra bunun acısını fena çıkarırım. Atom bombası gibi tahribat yaparım.

5 Aralık 2010 Pazar

Hesap Veriyorum -7-

Babam Elvançelebi’den Çıkrık yatılı bölge okulu müdürlüğüne atandı. Biz de Çarum’da önce anneannemin evinde bir ay kaldık. Evimizin bir dava vekili Sabit efendide olması bu geçici yerleşimin nedeniydi. Büyükannemin evi tek katlı iki odadan ibaret çok küçük bir evdi. Anneannem duldu. Kocası Sabit efendi kökleri ta Aşık paşaya dayanan müderris (profesör) bir sülaleydi. Dedemin babası Küçük müftü adıyla anılan Çorum’un medresesini yöneten alim bir adamdı. Oğlu ise her şirrete ve cinsel sapıklığı da tescilli Sabit efendi. Fevzi efendi bu yüzden bütün malını oğlunun şer yolda harcamaması için vakfetmişti. O zamana göre büyük değeri olan 12 dükkan, bir hamam (Çavuş hamamı) ve balak (manda yavrusu derisi) içindeki altınlardan oluşuyordu bu miras. Bir de sonradan halkevlerinden Çorum kitaplığına devredilen paha biçilemez değerde bir oda dolusu kitap.

Anneannem biraz aklı noksan cinsinden fakat onurlu bir kadındı. Karagözoğullarından dedemin bu yaptıklarına dayanamayarak ayrılmış ve hiç bir maddi varlığı kalmamış durumdaydı. Medeni kanun çıkınca sonradan meşru dul statüsünü kazandı. Dedemde annemi 14 yaşında başından savmak için kendisinden 30 yaş büyük ve iki çocuklu dul olan babamla evlendirmiş. Büyükannem bize her gün madımak ikram edebilyordu. Annem de cimriliği ile ün salmıştır. Sabah akşam madımakta öyle usandım ki ebemin beresini alıp “bize artık başka bir şey yedir” diyerek yemeğin içine soktum. Ebem çok üzüldü. Ne yapabilirdi ki? Bütün olanağı buydu.

Halbuki annem varlıklı sayılırdı. Annesinin durumunu da biliyordu. Buna karşın hiç önlem almadığı gibi yük olmaktan da utanmadı. Bir ay sonra birazda annemin huyu sonucunda evimiz boşaltıldı. Bizde Çorum Yeniyol mahallesi 2 nolu evimize taşındık. Çorum’un merkezi yerinde iki katlı ve birinci sınıf bir evdi. Sokağa 1.5 metrelik çıkıntıları vardı. Altta sofa ve iki oda, üstte 4 oda ve bir salon bulunuyordu. Bir de dışarıya bakan balkonu bulunuyordu. Benim en sevdiğim yer de balkonuydu. Yaz günleri ben balkonda yatardım. Hem seyirli hem de havadardı.

Gece Çorum’un sarhoş efelerinin küfürlerini duyardım:
- Öfümün üzerine öf diyenin ….
- Bana palabıyıklı Kürt Teyfik derler …
- Bana kaleli Mevlit derler , ben adamın ciğerini paçalar yerim.
- Bana pardonun Sıddık derler, ben adamı ipe götürürüm,
gibi nağralar atarlardı.

Birinci sınıfı Elvançelebi’de okuduktan sonra okul açılınca Gazipaşa ilkokuluna başladım. Hocam Güzüde hanımdı. Kocası da müdürümüz Nazım beydi. Benim okuma ve yazmadan bir sorunum yoktu. İkinci sınıfta ilave ders olarak hayat bilgisi ve matematik okutuluyordu. Ben köyde öğretmen çocuğu olmanın ve kendimi bir bok sanmamın verdiği şımarıklıklardan karnemde Okuma-Yazma, Matematik, Hayat Bilgisi Pek iyi iken Hal ve Gidiş ve Tertip-Düzen Pek fena geldi. Bu karneyle gelince annem benimle başa çıkamadığını söyleyerek beni ÇIKRIK yatılı bölge okuluna babamın yanına gönderdi ki hayatımın yeni bir dönüm noktası burda yaşanacaktı.

26 Eylül 2010 Pazar

HESAP VERİYORUM -6-

Elvançelebi’nin hatıramda kalan bir anısı da bir köylünün kan davası sonucu bizzat evinin avlusunda öldürülmesidir. Evimizin tam karşısındaki meydandan bize bakan evde oldu olay. Babayiğit olduğu söylenen Osman bir kan davası sonucunda yedi yerinden kurşunlanarak bağırsakları dışarıya çıktı, eliyle bağırsaklarını tutup evine kadar gidebildi ve öldü. Köyde olay kısa zamanda duyuldu ve ağıtlar yakıldı :

“Osman’ın giydiği doru küheylan,
Yine mi geliyor Osman’sız bayram,
Osman’ı görenler olurdu hayran,
Osman’ın,Osman’ım namlı Osman’ım,
Kan kusarak öldü kanlı Osman’ım.

Osman’ın ölümü Elvançelebi’de günlerce, aylarca konuşuldu. Katili hapiste bilmem ne kadar yattı.

Bildiğim kadarıyla Elvançelebi sunni köyüydü. 200 haneli bir köy. Kerpiç evlerden yapılmış bir ova köyü. Tutucu bir yapıya sahip olduğunu ve bir namus meselesinin mutlaka kanla sonuçlandığını sonradan öğrendim. Buna rağmen ahlak yapısında bir serbestlik olmaması, gizli ilişkilerin fazlalığının doğal sonucu olarak yaşananlar Kemal Tahir’in “Namuscular” da anlattıklarını benim de gözlememe yol açtı.

İnsanları cinsel olarak ne kadar kısıtlarsanız bunun tepkisi de aynı ölçüde çoğalmaktadır. Kırklareli bunun en iyi örneği oldu benim için. Cinsel özgürlükten mahrum olan toplumlar bunu dinsel kurala bağlamakta ve “İbadette gizli kabahatte” ilkesi ile insanları cinsel açlığa mahkum etmektedirler. Yemek yemek nasıl bir doğal ihtiyaç ise cinsel ilişkiler de aynı şekilde doğal bir ihtiyaçtır. Bu konuda ailelerin cinsel konuları büyük suç gibi görmesinden şu tür sorunlar çıkmaktadır. Çocuk ailesinin cinsel ilişkisine şahit olduğunda ana babasının bu suçu nasıl işlediğini aklına sığdıramamakta ve bunalıma sürüklenmektedir.

Hele ki bluğ çağında ben de büyük bunalım yaşadım. Bir seferinde babamla annemi bizzat izledim. Bunun büyük bir günah olduğu bilincime kazındığından babamın anneme işkence ettiği gibi bir düşünceye kapılıp babama düşman oldum. Benim dönemimde bunları bana anlatan kimse olmaması hayatımı bir çok sorunlarla etkiledi. Çorum’da okuduğum zamana dönüyorum.

4 Temmuz 2010 Pazar

Hesap Veriyorum -5-

Ortadaki bu derece sıkıntılı durum daha sonra felaketlerin üst üste gelmesine sebep oldu. Bir ara ben hastalandım. Nedeni bilinmeden on gün ateşler içinde yattım. Artık gene ölümün pençesinden tifo salgını olduğu daha sonra anlaşılan hastalıkdan zor kurtuldum köyün basit ve kocakarı ilaçları ile. Ayağıma kara tavuk sardılar. Bir gün sonra ayağa kalktım. İyi hatırlıyorum, derhal düşmekle henüz hiç ayakta duracak halde olmadığımı anladım. Annem mantı yapıyordu. Yağmur yağarken su birinkitileri çukurlaşır, mantı kaynadığı suyun olduğu gibi. Ne zaman karnım acıksa bana çağrışım yapar.

Bir ay sonra da Günhan hastalandı. Üzüntüler bir birini kovalıyordu. Birden o da sebepsiz bir hastalığa yakalanmıştı. Babam bir öğretmendi en azından sağlık konusunda da biraz kültürlü olması ve bulaşıcı bir hastanın olduğu eve annemin gitmesini engellemesi gerekirdi. Halbuki tam tersi babamın doktor ve sağlık konusunda köylülere bile taş çıkartacak kadar geri kafalı olduğuna bir çok kez şahit olacaktım. Nitekim bir iki ay sonra da bir difteri salgını Günhan’I yakalamıştı. Gittikçe zayıflamaya ve halsiz düşmeye başladı. O sırada babamın okulunu müfettiş denetliyordu. Bir gün köylülerden her kimse dayanamayarak müfettişe “Hocanın çocuğu çok hasta ölmek üzere, acaba bir çaresine bakabilirmisiniz?” deme cesaretini göstermiş. Müfettiş babamı çağırarak “Sen çocuğunun hasta olduğunu bana neden iletmedin? Ben ne zaman olsa teftişe gelebilirim oysa ki bir çocuk dünyaya bedeldir” sözünü söylemiş ve babamı kardeşim Günhan’I Çorum’a götürmeye ikna etmiş.

O zaman babam bir atlı araba ile bizleri de alarak kardeşimi , kış ve soğuk bir günde 8 saati geçen bir yolculuktan sonra Çorum’a getirdi. Ataerkil aile düzeninin gereği olarak Hamdi dedemin evine indik. Kardeşim nefes alamıyor, boğazından sadece hırıltılar çıkıyordu. Dedem önce çocuk müteahhısı olan Dr. Pertev Kalelioğlu’na gidilmesini emretti. Fakat bir türlü bulunamadı, uzun münakaşalardan sonra Çorum’un tek hastanesine götürüldü. Bu karar alınana kadar çok önemli olan bir saat kaybedildi. Doktor ameliyat sonrasında kardeşimin kaybedilmesini bu bir saatlik gecikmeye bağladı ve “Bu kadar güzel bir çocuğun ölümüne çok üzüldüm.” dedi.

Babamın hastalık ve tıp hakkında ki inançları ilkeldi. Aspirin ve zeyrek lapası gibi ilkel ilaçlardan ibaretti tedavileri.

18 Nisan 2010 Pazar

HESAP VERİYORUM -4-

Bunun bugün için bir üstün zeka eserimi yoksa bir çocuk belleğinin dersleri dinleyerek, bir fotoğraf makinasının işlemi gibi aklın bir yeteneği mi olduğunu hala çözmüş değilim. Bu aşamanın bir kuramını ancak eğitimci bir kişinin deneyleriyle böyle sonuca varabileceğini kanıtlayabilir kanısındayım. Bir anımı da burada söylemek istiyorum. Benim her şeyi okuyabilmem, kerat cetvelini ezbere okuyabilmem babamın da dikkatini çekmişti. Bunu bir yerde de çok kötü bir şekilde istismar etti. Bazı geri köy çocuklarının her hangi bir şekilde kerat (çarpım) tablosunu bilmemesi durumunda beni o sınıfa çağırıp örneğin “8x8= kaç” diye sorduğunda “64” yanıtını alınca bilmeyen talebenin yüzüne tükürtürdü.

Bunun ne kadar onur kırıcı bir şey olduğunu o anda ben bilmediğim halde benim bundan dolayı nasıl bir sevinç içinde kalmama hala utanırım. Bunun cezasını sonradan köy çocuklarının antipatisini kazanarak acı şekilde ödedim. Beni meydanda yalnız bulduklarında onlarda kendilerinin beden gücünü kullanarak bana güreş tutma önerirler ve o zaman sadece benim ayağımda olan potinleri çıkarmamı fırsat bilir alıp kaçarlardı potinlerimi. Ben eve çıplak ayakla gelir ve babamdan dayak yediğim gibi aptallığımın cezasını annemden dilinden kurtulamayarak kat be kat ödetirlerdi.

Türk milleti veya dünyanın en geri milletleri bile onuru söz konusu olunca aslan kesilir. Bu insanlık onurunun evrim teorisine dayanan en ilkel kuralıdır. Biz insanları yücelteceğimize onları kendimizden aşağı görerek kendimizi alçattığımızı unutmayalım.

O sene karnemin verilmemesi beni o kadar üzmüştü ki günlerce ağladım. Okula gitmekten vaz geçtim. Taptığım Cevdet beyle de küsüp bir daha hiç konuşmadım. Ne yaptılarsa da bir türlü barışmadım. Bu benim altı yaşında okula resmen kayıt olmamla sonuçlandı.

EVİMİZ HIRSIZLARCA SOYULUYOR ve ÖĞRETMEN DE BU İŞE ORTAK:

Elvançelebi köyünün bize en acı veren anısı bu soyulma olayıdır. Bir bayram arifesi –ki Ramazan bayramı olmalı- bizim evi soymak için öğretmen ve köylülerden Sait adlı ünlü bir hırsız işbirliği yapıyorlar. Babam Teravi namazı kılmak için camiye gitmişti. Annemde köyde hatırlı bir köylünün düğününe gitti. Biz evde Celal abim, Ablam, ben ve daha bir yaşında olan Günhan ve yardımcımız olan köylü kızla evde kaldık. Yapılan tertip şöyle planlanmış. Yardımcı kızı ayarlamışlar. O bize korkutucu masallar anlatarak cinler, perilerin bizi alıp götüreceğini , mezarlıktaki dedelerin bunu köylüye malum ettiğini anlattı. Ablam ben de düğüne gideceğim diye tutturunca yardımcı kızla haber gönderdik. Onlar da annemi ikna ederek bizim de düğün evine gitmemizi sağladı. Biz de buna çok sevindik ve geç saatlere kadar düğün evinde kaldık. Babamın da teravi namazından sonra öğretmenin evinde sohbete katılması sağlandı. Her şey bittikten sonra eve döndük. Evin karışık olduğunu, yatakların yerinden atıldığı ve evin bütün eşyasının darmadağın olduğunu gördük. Bayram için dedem bize Çorum’dan yeni elbiseler, ayakkabılar, heybelerle şekerler, çerezler göndermişti. Benim tek varlığım İş Bankasının kumbarası içindeki paralarım da gitmişti. Ayrıca o tarihte bir servet sayılabilecek kadar çok olan 300 TL. birikmiş parası gitmişti babamın.

Babam bir anda şok geçirdi. Adeta aklını yitirdi. Şaşkınlıktan ne yapacağını bilemedi. Annem ağlamaya, döğünmeye başladı. Düğün eğlencesinin sonu bir anda ölü evine dönmüştü. Öğretmene haber sala babam ondan medet umdu. O da babamı nasıl oyalamak gerekirse öyle oyaladı. Minarenin mahvesine kadar köyü elde fenerlerle aradılar. Bir şey bulunmadı. Ertesi gün bayramdı. Ne var ki evimizde ölü evi yası tutuluyordu. Köylüler bize karşı tavır aldıklarından hırsızı korudular ve babamın bir ay süren bütün çabaları boşa gitti.

7 Şubat 2010 Pazar

HESAP VERİYORUM -3-

Babam o zamanın camisinde vaiz olarak ve bayramlarda din konusunda da köylünün o güne kadar hiç bilmediği güzellikte dersler vererek ilk aşamada halkın gönlünü kazanmakla işe başlamış. Bunun sonunda okulu yaptırmak için köylüyü inandırmış ve bu öyle bir şevkle ve sitekle olmuş ki babamın her gün bir evde konuk edilmesine, kendisine o zamanın konak tabir edilebilecek bir ev yapılmasına, oğlanlarını bile okula vermeyen köylülerin kızlarını hatta gelin olması yakın sayılan okul çağını çoktan aşmış olanların bile okula gelmesina kadar başarabilmiş.

Benim köye geldiğimde ki daha kırkımın yeni çıktığı bir devrede ve zatürreden ölümü beklerken, Jan Jak Russon’nun Emil’indeki gibi doğanın verdiği güçle ölümü yenmem bile mucize sayılabilir. Bir köy cerrahı :
- Hoca bu çocuk yaşamaz gel buna bir neşter atalım demiş.
Bu köy cerrahının neşteri irinleri ciğerimden akıtarak beni kurtarmış ki ona hayatımı borçluyum. Eğer sağ olsaydı ona ben de bir minnet borcumu ödemek isterdim. Bunu ancak çalışmalarımla o köye yedi köy çeşmesi ve asfalt yol yapılmasıyla bir nebze ödeyebildim ileride.

Konaklı köyünün benim hayatımdaki hatıraları burada noktalayarak daha ileriye gitmek istiyorum.

YARI BİLDİKLERİMLE BERABER YARI ANLATILANLARIN KARIŞIMI:

Babamın üç yıllık bir aradan sonra FİGANİ’ye tayini çıkmış. Figani köyü bugün Mecitözü kazasına bağlı yanında kaplıcası bulunan kırsal alanda fakir bir köy. Bugün önemli bir etkinliği olmayan o zamanın Çorum için tek kaplıcası özelliği taşıyan bu köyün anılarımda fazla bir yeri kalmamış. Babam bu köyde uzun süre kalmayıp benim de ilk okula başladığım ELVANÇELEBİ’ye tayin olmuş.

Köyün en bariz özelliği köyde Elvan Çelebi denilen bir yatırın bulunması idi. Okul ile evimiz ayni binada bulunuyordu. Büyük bir köy meydanının göründüğü iki katlı bir binanın altı evimiz üstü de dört sınıflı bir okuldan ibaretti. Bu köyde artık bir de Günhan adlı kardeşim dünyaya gelmişti. Daha önce benden büyük ablam Perihan la üçüncü çocuk oluyordu. Benim üzerime gelmesi nedeniyle ona karşı bir kıskançlık duymam gayet doğal ama beni üzen bir olaydı. Hele ki annemin ona karşı çok güzel olduğunu her sözüyle vurgulaması beni deliye çevirmişti. Köyün en çok aklımda kalan yanı köy meydanı ile okulun bitişiğindeki yatırlar ve mezarlıktır. Babamın baş öğretmen olması , kendinden başka iki öğretmenin daha bulunması okulun biraz daha düzenli ve büyük olduğunu, beş sınıfın ders görmesi de devre göre modern bir okul manzarası akla getirmekteydi. Tekrar gördüğümde okulun yeri değişmiş olduğundan yapısını hayal meyal hatırlıyorum. Ablam bu okulda ilk tahsiline başladı, benim ise henüz beş yaşında olmam nedeniyle ancak başka bir yere gitmeyeyim diye derslere giriyordum. Bunu bilmediğimden ben de sanki talebe gibi okulla haşır neşir oluyordum. Her sınıfa girmeme hiç bir öğretmen ses çıkarmıyordu. Böylece dört sınıfında derslerini dinleyip, bana hangi öğretmen yakınlık gösterirse onun sınıfında kalıyordum. Benim en çok sevdiğim öğretmen Cevdet bey adında genç ve çok yönlü bir öğretmendi. Bizi arada kırlara götürür, bize şarkılar söyletirdi:
Ulupınar bizim akar suyumuz
Elvançelebiden gelir bizim soyumuz
Atatürk’e tapınacak köyümüz
Milletini yükseltecek ilmimiz.

İlk aklımda kalan bu şarkının halen andığım ve sevdiğim idealist bir öğretmenden çıkması ileride benimde Atatürk’e tapacak kadar sevmemin ilk sebebidir. Babamın bana bu dönemde pek ilgisini hatırlamıyorum. Benim Cevdet beye olan sevgimin temelinde bu etken oldu sanıyorum. Bu dönemin bir çocuk olarak en büyük anıları ise benim okuyup yazmayı öğrenmiş olmamdır.

15 Kasım 2009 Pazar

HESAP VERİYORUM -2-

Din uleması diye halkı soyan cahil ve bağnaz hocaların sultası kalkmış, köylerden başlaması hedeflenen ilk öğretim ve okuma yazma seferberliği ilan edilerek yepyeni bir aleme doğru ilk ve kararlı adımlar atılmıştı. İleride daha detaylı olarak anlatacağım bu konuyu burada keserek, çocukluğumun ilk günlerine devam etmek istiyorum.

O gün Konaklı diye bilinen Ferzat köyüne Çorum’dan kuzeye doğru Samsun yolu istikametinde yaylı diye bilinen tek atlı arabayla bir günlük bir yolculukla gidilebilirdi. Konaklı köyü Sabuncu beli diye bilinen mevkiin sonunda düz bir ova üzerinde kurulmuş, ikiyüz hanelik, tarım geliri ile geçinen, tamamen kırsal kesimin oluşturduğu bakımsız bir köydü. Köy konağı diye bilinen, tek odalı kerpiç binadan ibaret okuldan başka olanak mevcut değildi. Sıra diye bir şey yoktu; öğrencilerin getirdiği minderlerde oturduğu bir derslik vardı. Yüz numarası bile bulunmayan ilkel bir derslikdi. Babamın ilk anıları büyük hayal kırıklığının verdiği şaşkınlıktır. Ne yapacak, burayı nasıl bir okul haline getirebilecek? Bugüne kadar elifi mertek sananlara, ders denilen bu bilgileri ve en zoru da henüz hiç bir köylünün bilmediği yeni harflerle okuma yazmayı nasıl öğretebilecek?

Yapılacak ilk iş olarak kendini köylüye kabul ettirmekle başlamalıdır ki; babam da bu yolu seçmekle işe başlamıştır. Köyün ileri gelenleri ile yaptığı ilk söyleşide kendisinin daha önce medrese tahsili görmesi nedeniyle, dini konularda köyün imamından çok daha bilgili olduğunu köylüye göstermiş ve bütün şüpheleri dağıtarak durumu kendine lehine çevirmeyi başarmıştır. Bir toplumun önceden şartlanmış olduğu temel devranışları bir anda tersine çevirmek olanaksızdır. Bunu kavrayamayan sözde münevver diye bilinen nice okumuş kişiler, kendilerinin her davranışının doğruluğuna inanarak ve geri kalmışların yanında kendilerini büyüklük kompleksine kaptırarak, her şeyi bir anda berbat ederler. Sonunda başarısızlıklarının günahını da o cahil varsaydıkları toplumlara yükleyerek “Zaten esases bu millet adam olmaz” deyip, sorumluluğu kendileri yerine cahil saydıkları ve aşağıladıkları insanlara yükleyerek, işlerinin bittiğini zannederler. Bunun bir sebebi de Osmanlı kültüründe münevverlerin halktan kopuk olmasının bir meziyet olarak sayılmasıdır. Halbuki asıl cehalet ve yeteneksizlik tamamen kendilerindedir. Atatürk’ün büyüklüğü halkını çok iyi tanıması ve onu severek onunla bütünleşebilmesindedir.

Babamın zekası bu çıkmazın ilk engelini halkla bütünleşerek ve onları severek, üstün bir başarı ile aşması ile sonuçlandırmıştır. Aradan geçen 34 yıl sonra CHP il başkanlığına aday olmak üzere yaptığım çalışmalar sırasında aynı köye bir kez daha gidişimde de bizzat gördüm ve inandım ki halka bir verirsen aynen buğday ekiminde olduğu gibi yirmi mislini alırsın. Yeter ki vermesini bil.

2 Eylül 2009 Çarşamba

HESAP VERİYORUM -1-

Babam 2000'in başlarında yaşamını anlatan bir otobiyografi hazırladı. Hesap Veriyorum adı altındaki bu biyografiden sonra zaman içinde bazı görüşleri değişmiş olabilir. Orhan UYSAL'ı anlamak için önemli bu biyografinin ilk bölümünü aşağıda bulabilirsiniz.
----------------------------------------------------------------------------------

HESAP VERİYORUM


İnsanların hayatında öyle kritik dönemler olur ki; bir anda bütün gerçekleri kavrayıp geçmişte yaşadığı sorunların hiç bir önemi olmadığını kavrarlar. Boşa geçen yılların bir daha gelmeyeceğini bilerek pişmanlık duyarlar.

Benim de gerçeklerin ne kadar acı olduğununun bilincine vardığım bu an bir kalp kirizi geçirmemle oldu. Bir anda dünyada ki bütün görevlerimin sona erdiğini artık bu dünyada ne kadar bir zaman yaşayacağımın bilinmeyecek bir sonla noktalanacağına inandım.

Bir ölüm olayının çevremdeki yakınlarımca nasıl karşılanacağını görmem de bana yepyeni bir evrenin kapılarını açtı. Bir dine inanmış olmadığım için benim için hayatın son aşamasının ne şekilde yorumlanacağını gerçek yaşamımdan kesitler sunarak sizlere sunmak istiyorum.

Bir mümin olsa idim ;din kitaplarında veya bu konuda yorum yapan din alimlerinin sözlerinde analatıldığı gibi günahkar veya kamil olmama göre ya korkunç bir azap içinde cehennem denilen bir mekanda kalacak veya kamil bir insan olarak cennet denilen dünyadaki bütün yasak olan şeylerin bol bol sunulduğu bir mekanda bulunacaktım. Ben bir ateist olduğuma göre başka bir dünyam olmayacaktı. Öyle olunca da bu dünyada yaptıklarımın hesabını vererek aklanmalıydım.

Dün bir gazetede sayın Korkut Özal ‘la yapılan bir röportajda bir gazetecinin servetinde ki bu büyük artışın nedenlerini sorduğunda Korkut Özal’ın yanıtı:
-Ben yalnız Allaha hesap veririm diyebiliyordu.Allah’ın hesabını sorduğu zaman acaba ne yanıt verecekti merak ediyorum.Oysa ki bu serveti kazanırken dünyada ki bir çok işlemlerden dolayı hesap vermesi gereken insanların olacağı ve onların bu dünyada kendisinden alacaklı veya borçlu olacaklarını hiç düşünmüyordu..Diyelim ki Tanrı Sayın Korkut Özal’a:
-Ya kulum ben senin dünyada kazandığın servetin yarısını dünyada bana vermeni istiyorum deseydi acaba nasıl hareket ederdi? veya;
Sayın Korkut Özal bu paraların hesabını bana vermen bir şeye yaramaz .Çünki benim senin kokmuş paralarına ihtiyacım yok kazandığın bu servetin kaynağı dünyada olduğuna göre:
-HESABINI DÜNYADA VER deseydi ne olurdu.

Bu güne kadar aklımın erdiği andan (1947-2000) tam elli üç yıl geçti. Dünya da hesap vererek kendini aklamış olan çok az kişi tanıyorum.Herkes hesabını öbür dünyada Allaha vereceğini söyleyip insanlara vermesi gereken asıl hesabını vermeden ölüp gidiyor.İşte bu nedenle ben hesabımı sizlere ,siz sevgili insanlara vermek istiyorum.

Ey insanlar ; siz ki iki milyon yıldır benim bu günki değerlere erişen bir insan olmama emek verdiniz. Bir insansı varlık iken vahşi dünyanın bütün tehlike ve acımasız doğanın her türlü soğuk,sıcak,sel,fırtına,tufan ve kıtlıklarına karşı savaştınız.İki milyon yıldır avlanmak için basit taşları yontmakla başlayan savaşımınıza bu gün atom bombasını yapacak kadar geliştirdiniz.Yazının icadından başlayarak bu günki şaheserleri yazabilecek bir seviyeye geldiniz. Mağara kovuğundan evler yerine bu gün her türlü konfora sahip evleri yaptınız.Doğanın bilmediğiniz ve korktuğunuz varlıklarına tapınrak bu gün ateist bir aşamaya kadar geldiniz.Tek tanrılı dinleri size peygamber olduğunu iddia eden ve kendi dininden olmayanları dışlayıp ölüme mahkum eden bir felsefenin esaratinden kendinizi kurtardınız.Ben sizin iki milyon yıllık emeğinizin mahsülü olduğumu biliyor ve hümanist bir felsefenin savunucusu olarak HESABIMI SİZE VERMEK İSTİYORUM.

Ben bu gün hayatta bir varlık olarak dünyada bulunuyorsam bu sizin eserinizdir.Şimdi bir insan olarak benimde size olan borçlarımı ödememin zamanı geldiğine inanıyorum.Benim insanlık borcumu bu kadar basit bir çabayla ödeyemiyecegim açık, ne var ki insanlık kervanında benimde bir nebze tuzum olsun istedim.

HAYATIMIN EVRELERİ:

BİLMEDİĞİM ZAMANLARA AİT OLANLAR:

1931 yılının mayıs ayının 21 inde Çorum’da dünyaya gelmişim.O zamanın gelenekleri ile bir tecrübeli ebe’nin (Berber Emine) yaptırdığı doğum sonunda ailemin ikinci çocuğu olarak dünyaya gelmişim.

Ataerkil bir aile düzeni içinde olan ailemin en büyüğü olan Hamdi dedemin evinde oturuyorlarmış. Babamın bana doğumumdan sonra :

-Dünyaya hoş geldin bile demediğini söylediklerinde bu ailenin nasıl bir baskı altında bulunduğunu anlatmağa yeter sanıyorum.Annemin bir erkek çocuk dünyaya getirmenin sevincini tadıp tadmadığını bilemiyorum.Dedem iri yarı ve mahallesinde bir lider olarak herkes tarafından sayılan otoriter bir insandı.Babamın daha önceki evliliğinden olan iki erkek çocuğu bulunuyordu.Benim bu aile düzeni içinde yerim ne olacaktı pek bilmiyorum.Dedemin daha önce dünyaya gelen iki torunundan sonra bir üçüncü torunu olmam nasıl bir değişim yaratabilecekti bilinmez..Ne var ki daha kırk günlük bir bebek iken batıl inançların kurbanı olmuşum.Kırk karışması denilen bir ölü evinden başka bir yere uğramadan direk olarak doğan çocuğun evine gelindiğinde böyle bir inanç gereği benim Söğüt Değirmeni’nde yıkanmama karar vermişler.Bu bana bir ay süren bir zatürre hastalığına neden olmuş.Benim hastalanmamın ve bunun basit bir hastalık gibi görülerek hiç bir tedavi görmeden devam etmesine annem dayanamamış ve babamın, dedemin evinden ayrılmasıyla sonlanmış.

Babam evdeki huzursuzluğu kendisinin Çorum’dan tayinini istemekle çözümleyebiliyor.Babam bu olayı anlatırken:

“Çorum’da idadi (ortaokul) da matematik öğretmeni olarak görev yaptığını ve çok başarılı bir hoca olarak okul müdürü Vehbi Bey’in göz bebeği olduğunu söylerdi.
Okul müdürü ona
- Sen benim ruhumsun. Seninle her zaman birlikte çalışmaktan kıvanç duyuyorum sen ne istersen ben yerine getiririm dermiş.Bir hendese dersinde bir müfettiş teftişe gelmiş.Babamın ortaokuldan sonra öğretmen okulundan mezun olmadığı için onu küçümsemiş.Sana böyle zor bir dersin sorumluluğu nasıl verilebilir diye okul müdürüne çıkışmış. Bu sözler babamın onuruna dokunmuş ve müfettişe:

-Beyefendi lütfen önceden karar vermeden dersime gelip dinleyin eğer bu sizi tatmin etmezse derhal istifa etmeğe hazırım demiş.Müfettiş bu öneriye alaylı bir gülümseme ile

-Peki yarın hazır olun dersinize geleceğim ondan sonra karar veririm demiş. Babam müfettişin geleceği güne o zaman için yenilik sayılabilecek ders araçları (prizma,koni,küp,dörtgen,pramit) gibi öğrencilerin gözüne de hitap eden bir tarzda dersini vermiş.Bu yenilikleri görünce müfettiş çok duygulanmış babama:

-Ben bu güne kadar bir çok öğretmeni denetledim.Gerçekten şunu içtenlikle söyleyim ki bu kadar güzel bir ders analatılmasını ilk defa görüyorum.demiş. Babam bu söz üzerine

-Beyefendi ben hernekadar orta okuldan sonra öğretmen okulunda okuma olanağını bulamadım.Ne var ki kendimi onların ders aldığı ve öğrettiği kitaplarıda alarak yetiştirdim. Eğer isterseniz öğretmen okulundaki verilen sınavlara girip kendimi kanıtlarım demiş.Bu sözle üzerine müfettiş

-Buna gerek yok ben sana öyle bir kadro vereceğim ki bu okuldaki diğer hocaların en üstünde senin kadronu teklif edecegim demiş ve babam o zaman 100 kuruş olan en yüksek maaşla asil olarak öğretmen kadrosuna atanmış. Bu durum diğer öğretmenlerin kıskançlığını ve çekememe gibi sorunlara da neden olmuş.Babamın ailevi nedenlerden dolayı bir köy okuluna tayin isteğine okul müdürü:

-Oğlum senin aklından zorun mu var neden böyle bir istekte bulunuyorsun demiş.

Babam :

Bu ailevi bir sorun olduğundan zorunlu olarak bu tayinin yapılması gerekiyordu eğer bu durum da okulda devam etseydim evdeki huzursuzluğum benim görevimdeki başarımdan daha ağır sorunlara neden olacaktı derdi.

Okul müdürü babama:

-Çok üzüldüm herhalde çaresizlikten böyle bir karara vardın .İnşallah hakkında hayırlı olur.Ben gene de sana bir aylık bir süre düşünmeni öneriyorum demiş.

Babamın Farzat köy okulu öğretmenliğne tayini çıkmış. Babam hasta bir çocuk, genç ve cahil bir eş ile köy okuluna o zamanın yaylı denilen at arabaları ile gitmiş ve göreve başlamış.

Türkiye’nin Atatürk’le başlayan garp kültürünü özümsemesi Cumhuriyet’in kabülü ile hız kazanarak marifde de bir çok değişimin yapılmasını gerektiriyordu. Harf inkilap’ının 1928 de kabülü bu zincirin en önemli halkalarından birisidir.

Bilindiği gibi Cumhuriyetin ilanından sonra uygulamaya konulan 1924 anayasasında henüz “Türkiye Cumhuriyeti’nin dini İslam’dır kaydı yer alıyordu .Yapılan bir sürü değişimle de:

1923 Hilafetin kaldırılması
1924 Şeriye ve evkaf vekaletinin ilgası
1924 Tevhidi tedrisat kanunun kabülü
1924 Tekke ve zaviyelerin kaldırılması
1925 Uluslararası takvim ve saatin kabülü
1925 Türk medeni kanunu ,Türk ceza kanunu,Borçlar hukukunun ve soyadı kanununun kabülü
1926 Kılık,Kıyafet ve şapka kanununun kabülü
1928 Latin harflerinin kabulü
1937 Laiklik ilkesinin kabülü

Türk marif teşkilatı (Milli Eğitim Bakanlığı) Cumhuriyetin kabulü ile Osmanlı devrinden gelen bütün kurumları ortadan kaldırmanın çabası içinde bulunuyordu.

Tamamiyle dinsel kurumlara ve onların temel felsefesine dayanan medreselerin yerine çağdaş okulların açılması ve eğitimin birleştirilmesi gerekiyordu. İlk iş Türkiye Cumhuriyeti’nin Avrupanın o zamana göre modern sayılabilecek kanunlarının iktibas yoluyla kabülü yapılarak yukarda belirtilen devrimler gerçekleştiriliyordu.

Laiklik bir kavram olarak Avrupa’da doğup gelişmiştir.Ortaçağ Avrupa’sında,önce Roma imparatorluğunun ikiye ayrılması ve arkasından Batı Roma imparatorluğu’nn yıkılmasndan sonra büyük bir otorite boşluğu ortaya çıkmış bulunuyordu.Kilise ile siyasi otoriteler arasında başlayan hakimiyet mücadelesi sonunda dinsel otorite zayıflamış ve Avrupa insanın dini inançlar karşısında tarafsız bir konuma gelmiştir.

İslam hukukunda devlet işlerinin de dini esaslara dayandırılması sonucu devletin teokratik yapısı, yeniliklere daima dini nedenlerle engel olmakta; her yenilik hareketi Şeyhülislamın fetvasıyla durdurulmaktaydı.