6 Haziran 2010 Pazar

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Gerçek Haber -6-




Gerçek Haber gazetesinin 23 Haziran 1976 tarihli sayısındaki başyazısı ve gazete kapağı.

11 Mayıs 2010 Salı

Torunu Barış UYSAL'ın çoçuğu oldu





Torunu Barış ve eşi Benoit'ın çocukları Emre 04 Mayıs 2010'da doğdu.

30 Nisan 2010 Cuma

Torunu ILGAZ UYSAL





Küçük torunu Ilgaz UYSAL'a ait bazı resimler.

18 Nisan 2010 Pazar

HESAP VERİYORUM -4-

Bunun bugün için bir üstün zeka eserimi yoksa bir çocuk belleğinin dersleri dinleyerek, bir fotoğraf makinasının işlemi gibi aklın bir yeteneği mi olduğunu hala çözmüş değilim. Bu aşamanın bir kuramını ancak eğitimci bir kişinin deneyleriyle böyle sonuca varabileceğini kanıtlayabilir kanısındayım. Bir anımı da burada söylemek istiyorum. Benim her şeyi okuyabilmem, kerat cetvelini ezbere okuyabilmem babamın da dikkatini çekmişti. Bunu bir yerde de çok kötü bir şekilde istismar etti. Bazı geri köy çocuklarının her hangi bir şekilde kerat (çarpım) tablosunu bilmemesi durumunda beni o sınıfa çağırıp örneğin “8x8= kaç” diye sorduğunda “64” yanıtını alınca bilmeyen talebenin yüzüne tükürtürdü.

Bunun ne kadar onur kırıcı bir şey olduğunu o anda ben bilmediğim halde benim bundan dolayı nasıl bir sevinç içinde kalmama hala utanırım. Bunun cezasını sonradan köy çocuklarının antipatisini kazanarak acı şekilde ödedim. Beni meydanda yalnız bulduklarında onlarda kendilerinin beden gücünü kullanarak bana güreş tutma önerirler ve o zaman sadece benim ayağımda olan potinleri çıkarmamı fırsat bilir alıp kaçarlardı potinlerimi. Ben eve çıplak ayakla gelir ve babamdan dayak yediğim gibi aptallığımın cezasını annemden dilinden kurtulamayarak kat be kat ödetirlerdi.

Türk milleti veya dünyanın en geri milletleri bile onuru söz konusu olunca aslan kesilir. Bu insanlık onurunun evrim teorisine dayanan en ilkel kuralıdır. Biz insanları yücelteceğimize onları kendimizden aşağı görerek kendimizi alçattığımızı unutmayalım.

O sene karnemin verilmemesi beni o kadar üzmüştü ki günlerce ağladım. Okula gitmekten vaz geçtim. Taptığım Cevdet beyle de küsüp bir daha hiç konuşmadım. Ne yaptılarsa da bir türlü barışmadım. Bu benim altı yaşında okula resmen kayıt olmamla sonuçlandı.

EVİMİZ HIRSIZLARCA SOYULUYOR ve ÖĞRETMEN DE BU İŞE ORTAK:

Elvançelebi köyünün bize en acı veren anısı bu soyulma olayıdır. Bir bayram arifesi –ki Ramazan bayramı olmalı- bizim evi soymak için öğretmen ve köylülerden Sait adlı ünlü bir hırsız işbirliği yapıyorlar. Babam Teravi namazı kılmak için camiye gitmişti. Annemde köyde hatırlı bir köylünün düğününe gitti. Biz evde Celal abim, Ablam, ben ve daha bir yaşında olan Günhan ve yardımcımız olan köylü kızla evde kaldık. Yapılan tertip şöyle planlanmış. Yardımcı kızı ayarlamışlar. O bize korkutucu masallar anlatarak cinler, perilerin bizi alıp götüreceğini , mezarlıktaki dedelerin bunu köylüye malum ettiğini anlattı. Ablam ben de düğüne gideceğim diye tutturunca yardımcı kızla haber gönderdik. Onlar da annemi ikna ederek bizim de düğün evine gitmemizi sağladı. Biz de buna çok sevindik ve geç saatlere kadar düğün evinde kaldık. Babamın da teravi namazından sonra öğretmenin evinde sohbete katılması sağlandı. Her şey bittikten sonra eve döndük. Evin karışık olduğunu, yatakların yerinden atıldığı ve evin bütün eşyasının darmadağın olduğunu gördük. Bayram için dedem bize Çorum’dan yeni elbiseler, ayakkabılar, heybelerle şekerler, çerezler göndermişti. Benim tek varlığım İş Bankasının kumbarası içindeki paralarım da gitmişti. Ayrıca o tarihte bir servet sayılabilecek kadar çok olan 300 TL. birikmiş parası gitmişti babamın.

Babam bir anda şok geçirdi. Adeta aklını yitirdi. Şaşkınlıktan ne yapacağını bilemedi. Annem ağlamaya, döğünmeye başladı. Düğün eğlencesinin sonu bir anda ölü evine dönmüştü. Öğretmene haber sala babam ondan medet umdu. O da babamı nasıl oyalamak gerekirse öyle oyaladı. Minarenin mahvesine kadar köyü elde fenerlerle aradılar. Bir şey bulunmadı. Ertesi gün bayramdı. Ne var ki evimizde ölü evi yası tutuluyordu. Köylüler bize karşı tavır aldıklarından hırsızı korudular ve babamın bir ay süren bütün çabaları boşa gitti.

11 Nisan 2010 Pazar

Gerçek Haber -5-



Orhan UYSAL'ın 22 Haziran 1976 yılında Gerçek Haber gazetesinde yazdığı başyazı ve gazete küpürü.

23 Mart 2010 Salı

Torunu Asu Meriç UYSAL ile





Çok sevdiği torunu Asu Meriç UYSAL ile çekilmiş bazı fotoğraflar.

Torunu için yazdığı AKROŞTİŞ şiiri ise aşağıda.

Altın Çağındasın ne güzeldir çocukluk
Sımsıcak bir sevgiyle kucaklar ebeveyn
Usludur sakın yapma derler sana çoğunluk

Mesele değil yavrum neşeli ol ve eğlen
Elini tutup senin lunaparka gidelim
Renkli salıncaklarla döner dolaplara binelim
İstersen daha güzel ufuklara koşalım
Çimenle üzerinde yatıp yuvarlanalım


Deden : Orhan UYSAL

21 Mart 2010 Pazar

Şeytana Borçluyuz

Dünyaya gelmemizi
Aşkın en lezzetli meyvesini
İnsanı,doğayı sevmesini
Şeytana borçluyuz....

Eğer Havva anamızı
Ve Adem babamızı
Uyarıpta
Yedirmeseydi yasak elmayı
Hiç akıllarında yoktu
Cennetten atılmayı

Dünya neye yarayacaktı ki insan olmadan
İnsanlar yer yüzüne yayılmadan
Bütün bu olanları şeytana borçluyuz
Bunlar hepsi uydurulmuş bir masal
Ne yaparsın ki bu masallara inanıyor insan

Orhan Uysal

6 Mart 2010 Cumartesi

Dünürü Fikriye Temizyürek'i Kaybettik

Orhan UYSAL'ın oğlu Hakan UYSAL'ın kayınvalidesi,eşi Nardane UYSAL'ın annesi Fikriye Temizyürek 03.03.2010 tarihinde beklenmedik bir şekilde yaşamını yitirdi. Oğulları Ünal ve Mahmut, eşi Mehmet Temizyürek, kızları Gülizar,Feruze ve Nardane idi. Orhan Uysal ile bu fedakar ana, öncü, mücadeleci kadın birbirlerini çok severlerdi.Fikriye Temizyürek'in yaşamını konu alan 06.03.2010 tarihli Radikal gazetesinde Erkan Goloğlu'nun yazısı aşağıda.

‘Fikriye’ dövmesi
Ünal, sevgili kardeşim!
Bu mektubu, özellikle sana yazmayı tercih ettim. Senin şahsında Fikriye’nin, kendimi de aralarında saydığım bütün evlatlarına seslenmek istedim. Sen, onun en küçük evladısın.
Niyetim, senin acını almak değil; bunu alamayacağımı biliyorum. Ayrıca ben de Fikriye’den mahrum kalmanın acısıyla baş başayken, buna ne kadar takatim var, emin değilim.
Çok canım yanıyor. Uzun zamandır Fikriye’yi görmemiş bile olsam, bir daha onu hiç göremeyecek olmak, beni çok acıtıyor.
Hiçbirinizin acısını paylaşmaya niyetli değilim. Hiç kimsenin benim acıma ortak olmasını da beklemiyorum.
Fikriye’ye bunu göstermeden, bunu ona belli etmeden, herkes kendi acısını dibine kadar yaşasın. Eğer başarabilirsek, hayatını bütün acılarımızı almaya vakfetmiş bu kadına, senin annene bunu hissettirmeyelim. Hayatının orta yerine bütün yoksulların ağrısını yerleştirmiş bu kadına, ağrına gidecek bir şey yapmayalım. Bunu anlarsa biliyorum, önce alay eder; sonra tutamaz kendini, bize küfreder.
Fikriye yaşarken bizimle alay ettiğinde kaçacak delik arar ve bulurduk. Bize küfrettiğinde sığınacağımız yer, yine onun koynu olurdu.
Şimdi çaresiziz. Şimdi o bizi yapmacık bulursa biz kime ne anlatacağız?
Kendimizi ona affettirmek için oynadığımız oyunlar, yaptığımız numaralar bile yaşadığımız aşkın bir parçası değil miydi? Hepimiz bir kadının hem çocukları, hem de âşıklarıydık. Bir kadın, hem hepimizin anasıydı, hem de flörtü. Aklıma gelince, yakamızdaki fotoğrafındaki gibi bir gülme alıyor beni.
Şimdi hangisi için onu suçlasam? Bizi az emzirdiği için mi, yoksa daha fazla kur yapmamıza izin vermeden aramızdan kayıp gittiği için mi?
Canım kardeşim!
Hangi kayıp diğerinden ağırdır, karşılaştıramam. Bir boşluk duygusuyla sana yazıyorum. Hangi boşluk daha derindir, ölçemem.
Sen, anneni kaybettin. Seyran’ın, Zafertepe’nin isyankâr çocukları, en cilveli, en muzip, en fırlama yoldaşını kaybetti. Kim kimi teselli etsin?
Acıyı acıyla tartamazsın.
Yaptığı çorbayı beğenmeyen kayınpederinin üstüne tencereyi boşaltmak isteyen bütün kadınlar yetim şimdi.
İşkenceci polisler neden anılarını yazmazlar? Yazsalar bile Tepebaşı
Güzelsu Sokak’ta, iki evladı kaçak bir annenin evine neden ayakkabı çıkarılmadan girilmez, bunu anlatamazlar. Bunu bize ancak evlerin nasıl temizlendiğini bilen bir kadın anlatabilirdi: Polisin bastığı evin kiri çıkmaz!
Bazen bir kadına kaldırdığı el, o erkeğin şansıdır. ‘Vur hadi yiğitsen’ diyen bir isyan, o erkeğin hayatında bir büyük imkân olur. Bir kadını her gün yeniden sevme imkânı... 4 Mart Perşembe günü, Karşıyaka Camii’nin avlusunu tarayan bir çift göz, hiç tanımasa bile o erkeği bulurdu. Bir kadın nasıl bir acı ve aşkla uğurlanır, görürdü bunu.
Geçtiğimiz hafta aynı günün gece yarısı otobüsüne kendimi atarak Samsun’a indiğimde, kimselerin olmadığı ıssız caddelerinde uzun uzun yürüdüm. Yaşasaydı, bu sokakların günün bu ilk saatlerinde bile bu kadar sessiz kalmayacağını düşündüm. ‘Benim Samsun’umu Güzelleştirme Derneği’nin Kurucu Başkanı’ ‘Ayı’ Cemil’i uğurlarken, bu şehrin artık hiçbir zaman güzel olmayacağını düşündüm. O da, Fikriye’nin evlatlarından biriydi.
Hepimiz gibi.
Sen anneni kaybettin.
O yok artık hayatımızda.
Ama çık sokağa. Dolmuşa bin, otobüs kuyruğuna gir, gecekondu mahallerinden yürü. Gördüğün her yoksulun, her ezilenin, her mağdurun teninde, bir güneş gibi parlayan
o dövmeyi göreceksin.
‘Fikriye’ dövmesi. Bir kahkaha, ömrümüz boyunca taşıyacağımız.
Bir ses! Çınlayıp duracak hayatımızda.
Onun her birimize ‘Get salak’ diyen sesi!