24 Ocak 2010 Pazar
10 Ocak 2010 Pazar
Size Emanet Edilmedi
SİZE EMANET EDİLMEDİ
Ey!
Gök kuşağının altındaki
Bütün insanlar
Size sesleniyorum duyun
Emanet olarak size verilmedi
Bu dünya
Bu orman
Bu hayvanlar
Bu denizler
Bu karalar
Bu kayalar
Siz sahiplendiniz
Ve onları siz tahrip ettiniz
Denizleri kirlettiniz
Nehirleri hapsettiniz
Gök kubbeyi zaptettiniz
Dağları delik deşik ettiniz
Hayvanları katlettiniz
Yer yüzünde,yer altında,su üstünde su altında
Her şeyi sahiplendiniz
Size emanet edilmedi bu dünya
Yarın
Bütün yaptıklarınızın hesabı sorulacaktır
Bunu
İyi bilesiniz
Orhan Uysal
Ey!
Gök kuşağının altındaki
Bütün insanlar
Size sesleniyorum duyun
Emanet olarak size verilmedi
Bu dünya
Bu orman
Bu hayvanlar
Bu denizler
Bu karalar
Bu kayalar
Siz sahiplendiniz
Ve onları siz tahrip ettiniz
Denizleri kirlettiniz
Nehirleri hapsettiniz
Gök kubbeyi zaptettiniz
Dağları delik deşik ettiniz
Hayvanları katlettiniz
Yer yüzünde,yer altında,su üstünde su altında
Her şeyi sahiplendiniz
Size emanet edilmedi bu dünya
Yarın
Bütün yaptıklarınızın hesabı sorulacaktır
Bunu
İyi bilesiniz
Orhan Uysal
30 Aralık 2009 Çarşamba
18 Aralık 2009 Cuma
Briç Magazin -3-
BRİÇ MAGAZİN
Orhan Uysal
Briçseverler merhaba.
Orhan Uysal
Briçseverler merhaba.
Bu hafta sizlere güzel bir haber vererek başlamak istiyorum. Briç olimpik spor olarak onaylandı. Dünya Briç Federasyonu'nun (WBF) Uluslararası Olimpiyat Komitesi(IOC) nezdinde 15 yıldır sürdürdüğü uğraş 15 Haziran 1995 tarihinde sonuç verdi ve briç sporu olimpik oyun olarak kabul edildi. WBF Başkanı Jose Damiani IOC Başkanı Juan Antonio Samaranch'a yazdığı mektupta bu kararından ötürü IOC yönetimini kutladı ve duyduğu memnuniyeti dile getirdi.
Pilotlar yüksekten uçar!
Emekli Subaylar Derneği Lokali briç oyuncularının vazgeçemeyeceği bir mekandır. Birçoklarının yalnız konken veya taş oynamalarına karşın briç oyuncularının tutkusu dört kişilik ekiplerinin tamamlanması için saatlerce beklemeye ve sohbet etmeye razıdırlar. Ekipteki en renkli oyuncu şüphesiz pilot Yusuf'tur. Daima yüksekten deklere eder. Şlem oynamak onun için her şeyin üstünde bir anlam taşır. Şlem oynayamadığı zaman eve üzgün gideceğini söyler. "Haydi bir şlem oynayalım." demeden yapamaz. Adı Şlemci Yusuf olarak ünlenmiştir. O gün, aşağıdaki elin gelmesi ile heyecanla beklediği güzel anlardan birini yaşayacağını düşünerek sevindi.
Güney oyunu 2 kör ile açmış kuzeydeki ortağı (Pilot Yusuf) 3 pikle cevap vermişti. Ortağının 4 sanzatu ile asları sorduğunda da 5 pike yükselmişti. Güneyde olan ortağı bu iki forsing karşısında kuzeyin elinde pik A ve R sının olduğunu varsayarak 6 köre yükseldi. Pilot Yusuf iki kez pikten yaptığı forseye karşın bir yanıt alamayınca pas geçti ve oyun battı!
(Kanatlarınız sağlam olamadan uçmak tehlikelidir!)
Halbuki oyunun 7 pik dekleresine hiç bir batarı yoktu. Yusuf ortağına;
-Ben sana iki kez pik forsesi ile elimdeki piklerin senin körlerinden sağlam olduğunu göstermedim mi? Niye bana elindeki pik damı ile altı pik deklere etmiyorsun diyerek çıkıştı.
Ortağı bu siteme ve bağırmaya (!) dayanamdı;
-Sen briçte iki ile açan bir elde forsing yapmanın gerekmediğini bilmiyormusun? Neden oyunun gidişini yüksekten uçarak bozuyorsun? Senin dekleren şöyle olmalıydı; 2 köre 2 pik demeliydin. Ben 3 karoyu gösterecektim. Sen yine 3 pik demeliydin. Bu durumda benim 3 sanzatu diyerek oyunun hangisine oynamanın daha iyi olduğunu sana bildirirdim. Sen 4 trefli demekle hen elindeki trefli asını gösterir ve benden alacağın 4 pik cevabınada 4 sanzatu ile ruaların durumunu öğrendikten sonra 5 sanzatu ile damların miktarını sorar ve 7 pik dekleresine bağlayarak sürtabl olan 7 pike oynardın diye (oldukça kısa) cevap verdi.
Siz bu durumda hangisine hak verirdiniz?
Oyun batırdığınızda fazla üzülmeyin, Ömer Şerif bile bakın nasıl batarı olmayan 7 pik oyununu 6 pike batırıyor.
Şiar Yalçın tarafından aktarılan bu oyunda* Ünlü sinema oyuncusu Ömer Şerif Hollandalı Slavenburg ile oynamış ve batırmış. Oysaki bu elin 7 pike batarı yoktu.
Dekleran karo ruası açılışına çakar. Pik 9 luyu oynar. Pas yapar. Pik altılısını oynar ve onluyu koyarak yere geçer. Pik asını çeker. Kör ası ile ele geçer. Pik ruasını çekerek batının damını düşürür. Trefli ası ile yere geçer, karo asını çeker. Trefli valesine empas yaparak tekrar ele döner. Trefli ruasını ya da metr trefli 10 lusunu çeker. Batı bu durumda sıkışır. Böylece güney beş pik, 3 trefli,3 karo, batının defosuna görede körden ve karodan oyunu 7 pike bien yapar. ( Sizin Ömer Şerif'ten ne farkınız var? )
Briç oyununun oyun kuralları nelerdir:
Briç oyunun kuralları görecelidir. Kesin kural: Briç kurallarının kesin olmayıp daima istisnalarının bulunduğudur. ( Ne kural be!)
a) Kağıtların dağılmasından ilk elin oynanmasına kadar geçen sürede dikkat edilmesi gereken kurallar;
-İyi bir plan yapmak,
Konuşmalar bitipte ortağınızın eli yere açıldığında yapacağınız ilk iş oyunun çokabilmesi için hangi oyun tarzını seçmeniz gerektiğine karar vermektir.
Genelde deneyimi az olan oyuncular rakiplerine karşı zayıf görünmemek için, deneyimli oyuncular kötü alışlkanlık ve önemsememek yüzünden ilk bir kaç eli çarçabuk oynarlar. Ondan sonrada arabanın tekeri çamura saplandığında düşünmenin bir yararı kalmaz. Sonuç olarak oyunu planlamadan yerde tek kağıt bile olsa oynamaya başlamayınız.
Bu günlükte bu kadar.
Size ilerdeki günlerde briç kuralları konusunda kafanızı şişirmeye devam edeceğim.
Güzel ve bol briçli günler dileğiyle.
*Cumhuriyet Gazetesi Dergi Eki 303 nolu problem.
*Cumhuriyet Gazetesi Dergi Eki 303 nolu problem.
12 Aralık 2009 Cumartesi
2 Aralık 2009 Çarşamba
Torunu Barış UYSAL'ın düğün töreni
25 Kasım 2009 Çarşamba
15 Kasım 2009 Pazar
HESAP VERİYORUM -2-
Din uleması diye halkı soyan cahil ve bağnaz hocaların sultası kalkmış, köylerden başlaması hedeflenen ilk öğretim ve okuma yazma seferberliği ilan edilerek yepyeni bir aleme doğru ilk ve kararlı adımlar atılmıştı. İleride daha detaylı olarak anlatacağım bu konuyu burada keserek, çocukluğumun ilk günlerine devam etmek istiyorum.
O gün Konaklı diye bilinen Ferzat köyüne Çorum’dan kuzeye doğru Samsun yolu istikametinde yaylı diye bilinen tek atlı arabayla bir günlük bir yolculukla gidilebilirdi. Konaklı köyü Sabuncu beli diye bilinen mevkiin sonunda düz bir ova üzerinde kurulmuş, ikiyüz hanelik, tarım geliri ile geçinen, tamamen kırsal kesimin oluşturduğu bakımsız bir köydü. Köy konağı diye bilinen, tek odalı kerpiç binadan ibaret okuldan başka olanak mevcut değildi. Sıra diye bir şey yoktu; öğrencilerin getirdiği minderlerde oturduğu bir derslik vardı. Yüz numarası bile bulunmayan ilkel bir derslikdi. Babamın ilk anıları büyük hayal kırıklığının verdiği şaşkınlıktır. Ne yapacak, burayı nasıl bir okul haline getirebilecek? Bugüne kadar elifi mertek sananlara, ders denilen bu bilgileri ve en zoru da henüz hiç bir köylünün bilmediği yeni harflerle okuma yazmayı nasıl öğretebilecek?
Yapılacak ilk iş olarak kendini köylüye kabul ettirmekle başlamalıdır ki; babam da bu yolu seçmekle işe başlamıştır. Köyün ileri gelenleri ile yaptığı ilk söyleşide kendisinin daha önce medrese tahsili görmesi nedeniyle, dini konularda köyün imamından çok daha bilgili olduğunu köylüye göstermiş ve bütün şüpheleri dağıtarak durumu kendine lehine çevirmeyi başarmıştır. Bir toplumun önceden şartlanmış olduğu temel devranışları bir anda tersine çevirmek olanaksızdır. Bunu kavrayamayan sözde münevver diye bilinen nice okumuş kişiler, kendilerinin her davranışının doğruluğuna inanarak ve geri kalmışların yanında kendilerini büyüklük kompleksine kaptırarak, her şeyi bir anda berbat ederler. Sonunda başarısızlıklarının günahını da o cahil varsaydıkları toplumlara yükleyerek “Zaten esases bu millet adam olmaz” deyip, sorumluluğu kendileri yerine cahil saydıkları ve aşağıladıkları insanlara yükleyerek, işlerinin bittiğini zannederler. Bunun bir sebebi de Osmanlı kültüründe münevverlerin halktan kopuk olmasının bir meziyet olarak sayılmasıdır. Halbuki asıl cehalet ve yeteneksizlik tamamen kendilerindedir. Atatürk’ün büyüklüğü halkını çok iyi tanıması ve onu severek onunla bütünleşebilmesindedir.
Babamın zekası bu çıkmazın ilk engelini halkla bütünleşerek ve onları severek, üstün bir başarı ile aşması ile sonuçlandırmıştır. Aradan geçen 34 yıl sonra CHP il başkanlığına aday olmak üzere yaptığım çalışmalar sırasında aynı köye bir kez daha gidişimde de bizzat gördüm ve inandım ki halka bir verirsen aynen buğday ekiminde olduğu gibi yirmi mislini alırsın. Yeter ki vermesini bil.
O gün Konaklı diye bilinen Ferzat köyüne Çorum’dan kuzeye doğru Samsun yolu istikametinde yaylı diye bilinen tek atlı arabayla bir günlük bir yolculukla gidilebilirdi. Konaklı köyü Sabuncu beli diye bilinen mevkiin sonunda düz bir ova üzerinde kurulmuş, ikiyüz hanelik, tarım geliri ile geçinen, tamamen kırsal kesimin oluşturduğu bakımsız bir köydü. Köy konağı diye bilinen, tek odalı kerpiç binadan ibaret okuldan başka olanak mevcut değildi. Sıra diye bir şey yoktu; öğrencilerin getirdiği minderlerde oturduğu bir derslik vardı. Yüz numarası bile bulunmayan ilkel bir derslikdi. Babamın ilk anıları büyük hayal kırıklığının verdiği şaşkınlıktır. Ne yapacak, burayı nasıl bir okul haline getirebilecek? Bugüne kadar elifi mertek sananlara, ders denilen bu bilgileri ve en zoru da henüz hiç bir köylünün bilmediği yeni harflerle okuma yazmayı nasıl öğretebilecek?
Yapılacak ilk iş olarak kendini köylüye kabul ettirmekle başlamalıdır ki; babam da bu yolu seçmekle işe başlamıştır. Köyün ileri gelenleri ile yaptığı ilk söyleşide kendisinin daha önce medrese tahsili görmesi nedeniyle, dini konularda köyün imamından çok daha bilgili olduğunu köylüye göstermiş ve bütün şüpheleri dağıtarak durumu kendine lehine çevirmeyi başarmıştır. Bir toplumun önceden şartlanmış olduğu temel devranışları bir anda tersine çevirmek olanaksızdır. Bunu kavrayamayan sözde münevver diye bilinen nice okumuş kişiler, kendilerinin her davranışının doğruluğuna inanarak ve geri kalmışların yanında kendilerini büyüklük kompleksine kaptırarak, her şeyi bir anda berbat ederler. Sonunda başarısızlıklarının günahını da o cahil varsaydıkları toplumlara yükleyerek “Zaten esases bu millet adam olmaz” deyip, sorumluluğu kendileri yerine cahil saydıkları ve aşağıladıkları insanlara yükleyerek, işlerinin bittiğini zannederler. Bunun bir sebebi de Osmanlı kültüründe münevverlerin halktan kopuk olmasının bir meziyet olarak sayılmasıdır. Halbuki asıl cehalet ve yeteneksizlik tamamen kendilerindedir. Atatürk’ün büyüklüğü halkını çok iyi tanıması ve onu severek onunla bütünleşebilmesindedir.
Babamın zekası bu çıkmazın ilk engelini halkla bütünleşerek ve onları severek, üstün bir başarı ile aşması ile sonuçlandırmıştır. Aradan geçen 34 yıl sonra CHP il başkanlığına aday olmak üzere yaptığım çalışmalar sırasında aynı köye bir kez daha gidişimde de bizzat gördüm ve inandım ki halka bir verirsen aynen buğday ekiminde olduğu gibi yirmi mislini alırsın. Yeter ki vermesini bil.
6 Kasım 2009 Cuma
25 Ekim 2009 Pazar
53'lülerin 50. YILI
1953 LER’İN 50. YIL ŞİİRİ
Yarım asır gelip geçti hayatımızdan bir tarih oldu
Hayata erken veda ederek aramızdan ayrılan oldu
Mesleğinde başarılı olup general olanlar oldu
Subay çıktığımız 1953 ten bu güne ne olaylar oldu
Hiç birimiz mutlu değildik D.P. nin siyasi düzeninden
Değiştirdikleri ilk işleri Atatürk’ün Türkçe ezanından
Yemin ettik asla dönmeyiz dünya dönsede laiklik düzeninden
Biz taşıdık Atamızı Anıtkabir’e geçici mezarından
Üç ihtilal gelip geçti silindir gibi halkımızın üzerinden
Hiç bir şey kaçmadı yapılanlar toplumun nazarından
Donumuzu bile hibe aldık Amerikan pazarından
Hıncını aldılar düzene karşı çıkan aydınından yazarından
Ya taksim ya ölüm parolası ile böldük yeşil adayı
6/7 Eylül 1955 yılında yerle bir ettik Beyoğlu’nu Moda’yı
Türk milleti tarihinde hiç olmamıştı zorba kabadayı
Kendi tedbirimizle başımıza getirdik her türlü belayı
“Ne ezilen ne ezen hakca adil bir düzen” diyerek geldi ortanın solu
Demogoglar hemen karşı çıktılar bu”Moskova’nın yolu”
Daha doğmadan sakat ettik gelecek gerçek solu
Bu mudur çağdaş toplum da uygarlığa ulaşmanın yolu
Atam sen rahat uyu diye diye rehavete kapıldık
Atamızın vasiyetini değiştirdik ihanete katıldık
Din derslerini zorunlu yapıp melanete kapıldık
İlkelerine ters düşüp dogmatik fikirlere kapıldık
Yarım asırlık bir tarihin vebalini taşıyoruz hepimiz
Ataürk liderimiz Harp Okulu kabemiz
Ülkemizin ufukları ilmin nuruyla aydınlanırsa
Rahat uyuyacağız mezarımızda biliniz
Orhan Uysal
Yarım asır gelip geçti hayatımızdan bir tarih oldu
Hayata erken veda ederek aramızdan ayrılan oldu
Mesleğinde başarılı olup general olanlar oldu
Subay çıktığımız 1953 ten bu güne ne olaylar oldu
Hiç birimiz mutlu değildik D.P. nin siyasi düzeninden
Değiştirdikleri ilk işleri Atatürk’ün Türkçe ezanından
Yemin ettik asla dönmeyiz dünya dönsede laiklik düzeninden
Biz taşıdık Atamızı Anıtkabir’e geçici mezarından
Üç ihtilal gelip geçti silindir gibi halkımızın üzerinden
Hiç bir şey kaçmadı yapılanlar toplumun nazarından
Donumuzu bile hibe aldık Amerikan pazarından
Hıncını aldılar düzene karşı çıkan aydınından yazarından
Ya taksim ya ölüm parolası ile böldük yeşil adayı
6/7 Eylül 1955 yılında yerle bir ettik Beyoğlu’nu Moda’yı
Türk milleti tarihinde hiç olmamıştı zorba kabadayı
Kendi tedbirimizle başımıza getirdik her türlü belayı
“Ne ezilen ne ezen hakca adil bir düzen” diyerek geldi ortanın solu
Demogoglar hemen karşı çıktılar bu”Moskova’nın yolu”
Daha doğmadan sakat ettik gelecek gerçek solu
Bu mudur çağdaş toplum da uygarlığa ulaşmanın yolu
Atam sen rahat uyu diye diye rehavete kapıldık
Atamızın vasiyetini değiştirdik ihanete katıldık
Din derslerini zorunlu yapıp melanete kapıldık
İlkelerine ters düşüp dogmatik fikirlere kapıldık
Yarım asırlık bir tarihin vebalini taşıyoruz hepimiz
Ataürk liderimiz Harp Okulu kabemiz
Ülkemizin ufukları ilmin nuruyla aydınlanırsa
Rahat uyuyacağız mezarımızda biliniz
Orhan Uysal
Etiketler:
1953,
50. Yıl,
Harp Okulu,
Orhan UYSAL,
Şiir
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





