25 Aralık 2010 Cumartesi

Kutlamalardan




Kırklareli'de orduevinde yılbaşı, sınıf gecesi gibi kutlamalar yapılırdı. Babamın güzel sesiyle Türk Sanat Müziği şarkıları söylediği olurdu bu gecelerde. Bu gecelerden 3 fotoğraf.

5 Aralık 2010 Pazar

Hesap Veriyorum -7-

Babam Elvançelebi’den Çıkrık yatılı bölge okulu müdürlüğüne atandı. Biz de Çarum’da önce anneannemin evinde bir ay kaldık. Evimizin bir dava vekili Sabit efendide olması bu geçici yerleşimin nedeniydi. Büyükannemin evi tek katlı iki odadan ibaret çok küçük bir evdi. Anneannem duldu. Kocası Sabit efendi kökleri ta Aşık paşaya dayanan müderris (profesör) bir sülaleydi. Dedemin babası Küçük müftü adıyla anılan Çorum’un medresesini yöneten alim bir adamdı. Oğlu ise her şirrete ve cinsel sapıklığı da tescilli Sabit efendi. Fevzi efendi bu yüzden bütün malını oğlunun şer yolda harcamaması için vakfetmişti. O zamana göre büyük değeri olan 12 dükkan, bir hamam (Çavuş hamamı) ve balak (manda yavrusu derisi) içindeki altınlardan oluşuyordu bu miras. Bir de sonradan halkevlerinden Çorum kitaplığına devredilen paha biçilemez değerde bir oda dolusu kitap.

Anneannem biraz aklı noksan cinsinden fakat onurlu bir kadındı. Karagözoğullarından dedemin bu yaptıklarına dayanamayarak ayrılmış ve hiç bir maddi varlığı kalmamış durumdaydı. Medeni kanun çıkınca sonradan meşru dul statüsünü kazandı. Dedemde annemi 14 yaşında başından savmak için kendisinden 30 yaş büyük ve iki çocuklu dul olan babamla evlendirmiş. Büyükannem bize her gün madımak ikram edebilyordu. Annem de cimriliği ile ün salmıştır. Sabah akşam madımakta öyle usandım ki ebemin beresini alıp “bize artık başka bir şey yedir” diyerek yemeğin içine soktum. Ebem çok üzüldü. Ne yapabilirdi ki? Bütün olanağı buydu.

Halbuki annem varlıklı sayılırdı. Annesinin durumunu da biliyordu. Buna karşın hiç önlem almadığı gibi yük olmaktan da utanmadı. Bir ay sonra birazda annemin huyu sonucunda evimiz boşaltıldı. Bizde Çorum Yeniyol mahallesi 2 nolu evimize taşındık. Çorum’un merkezi yerinde iki katlı ve birinci sınıf bir evdi. Sokağa 1.5 metrelik çıkıntıları vardı. Altta sofa ve iki oda, üstte 4 oda ve bir salon bulunuyordu. Bir de dışarıya bakan balkonu bulunuyordu. Benim en sevdiğim yer de balkonuydu. Yaz günleri ben balkonda yatardım. Hem seyirli hem de havadardı.

Gece Çorum’un sarhoş efelerinin küfürlerini duyardım:
- Öfümün üzerine öf diyenin ….
- Bana palabıyıklı Kürt Teyfik derler …
- Bana kaleli Mevlit derler , ben adamın ciğerini paçalar yerim.
- Bana pardonun Sıddık derler, ben adamı ipe götürürüm,
gibi nağralar atarlardı.

Birinci sınıfı Elvançelebi’de okuduktan sonra okul açılınca Gazipaşa ilkokuluna başladım. Hocam Güzüde hanımdı. Kocası da müdürümüz Nazım beydi. Benim okuma ve yazmadan bir sorunum yoktu. İkinci sınıfta ilave ders olarak hayat bilgisi ve matematik okutuluyordu. Ben köyde öğretmen çocuğu olmanın ve kendimi bir bok sanmamın verdiği şımarıklıklardan karnemde Okuma-Yazma, Matematik, Hayat Bilgisi Pek iyi iken Hal ve Gidiş ve Tertip-Düzen Pek fena geldi. Bu karneyle gelince annem benimle başa çıkamadığını söyleyerek beni ÇIKRIK yatılı bölge okuluna babamın yanına gönderdi ki hayatımın yeni bir dönüm noktası burda yaşanacaktı.

13 Kasım 2010 Cumartesi

Dünürü Mehmet Temizyürek'i kaybettik



Dünürü Mehmet Temizyürek kronik hastalığına dayanamayarak 10 Kasım 2010 sabahı hayata veda etti. Son 8 ay içinde aynı aileden 3 kişi yaşamını yitirdi. Sakin kişiliği ile bilinen, en kızgın anında bile insanlara "Canım Benim" diye hitap eden Mehmet Temizyürek'i anıyoruz.

7 Kasım 2010 Pazar

GÜLMENİN SIRRINI BİLEN

Hayatta gülmenin sırrını bilen
Dünyaya gelmenin sırrını bilir
Neşeyle sevinçle çevresini güldüren kişi
İnsanı toplumu sevmeyi bilir

Gül ki gül yüzünde güller açılsın
Sevinki etrafa neşe saçılsın
Ağlamak bir çözüm değil insana
Kahakaha ile gül ki bahtın açılsın

Istırap,üzüntü,elem, gam,keder
Her biri insanı perişan eder
Yaşamak bu kısa süreç içinde
Sevilip sevmeğe ancak eşdeğer

Ne kadar sevilsek azdır ömrümüz
Sevgilerle geçsin bütün günümüz
Acıyı, tasayı bırak bir yana
Sevilmekle son bulsun yaşam sonumuz

İnsanca yaşamak hüner dünyada
Kötülükler bir mum gibi bir gün söner dünyada
Sevgiyle yaşayıp topluma bir şey verenler
Her türlü tasayı yener dünyada

Bir çözüm getirmez asık suratlar
Gerçekleşmezse de dünyada bütün muratlar
Yaşamı çekilmez bir olgu görmek yerine
Sevgilerle sevilmeğe dönsün bütün umutlar

Orhan Uysal

23 Ekim 2010 Cumartesi

KAR ve HATIRALAR

Kar yağıyor, yine kar, yine mahşer gibi kar.

Sanki güller içinde gülen taze kadınlar

Bana beyaz buseler, beyaz buseler yollar

Sanki güller içinde gülen taze kadınlar

Bir rüya görür gibi gözümde sevinçler var

Beyaz bir sükut işte kar yağıyor kar, kar, kar

Sanıyorum uçuyor gözümde hatıralar

Beyaz bir sükut işte: Kar yağıyor kar,kar ,kar

26 Eylül 2010 Pazar

HESAP VERİYORUM -6-

Elvançelebi’nin hatıramda kalan bir anısı da bir köylünün kan davası sonucu bizzat evinin avlusunda öldürülmesidir. Evimizin tam karşısındaki meydandan bize bakan evde oldu olay. Babayiğit olduğu söylenen Osman bir kan davası sonucunda yedi yerinden kurşunlanarak bağırsakları dışarıya çıktı, eliyle bağırsaklarını tutup evine kadar gidebildi ve öldü. Köyde olay kısa zamanda duyuldu ve ağıtlar yakıldı :

“Osman’ın giydiği doru küheylan,
Yine mi geliyor Osman’sız bayram,
Osman’ı görenler olurdu hayran,
Osman’ın,Osman’ım namlı Osman’ım,
Kan kusarak öldü kanlı Osman’ım.

Osman’ın ölümü Elvançelebi’de günlerce, aylarca konuşuldu. Katili hapiste bilmem ne kadar yattı.

Bildiğim kadarıyla Elvançelebi sunni köyüydü. 200 haneli bir köy. Kerpiç evlerden yapılmış bir ova köyü. Tutucu bir yapıya sahip olduğunu ve bir namus meselesinin mutlaka kanla sonuçlandığını sonradan öğrendim. Buna rağmen ahlak yapısında bir serbestlik olmaması, gizli ilişkilerin fazlalığının doğal sonucu olarak yaşananlar Kemal Tahir’in “Namuscular” da anlattıklarını benim de gözlememe yol açtı.

İnsanları cinsel olarak ne kadar kısıtlarsanız bunun tepkisi de aynı ölçüde çoğalmaktadır. Kırklareli bunun en iyi örneği oldu benim için. Cinsel özgürlükten mahrum olan toplumlar bunu dinsel kurala bağlamakta ve “İbadette gizli kabahatte” ilkesi ile insanları cinsel açlığa mahkum etmektedirler. Yemek yemek nasıl bir doğal ihtiyaç ise cinsel ilişkiler de aynı şekilde doğal bir ihtiyaçtır. Bu konuda ailelerin cinsel konuları büyük suç gibi görmesinden şu tür sorunlar çıkmaktadır. Çocuk ailesinin cinsel ilişkisine şahit olduğunda ana babasının bu suçu nasıl işlediğini aklına sığdıramamakta ve bunalıma sürüklenmektedir.

Hele ki bluğ çağında ben de büyük bunalım yaşadım. Bir seferinde babamla annemi bizzat izledim. Bunun büyük bir günah olduğu bilincime kazındığından babamın anneme işkence ettiği gibi bir düşünceye kapılıp babama düşman oldum. Benim dönemimde bunları bana anlatan kimse olmaması hayatımı bir çok sorunlarla etkiledi. Çorum’da okuduğum zamana dönüyorum.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Askerlik Yaşamından Fotoğraflar










Orhan UYSAL'ın Harp Okulu öğrenciliğinden, Kore'ye, Kırklareli'ne kadar askerlik yaşamından fotoğraflar.

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Gerçek Haber -7-




24 haziran 1976 tarihli Gerçek Haber gazetesi birinci sayfası ve başyazısı.

1 Ağustos 2010 Pazar

Briç Magazin -4-

Orhan Uysal

Briçseverler merhaba.

Portekiz'in Vilamoura kentinde 18 Haziran-1 Temmuz 1995 tarihlerinde düzenlenen 42. Avrupa Briç Şampiyonasına açıkta 32, bayanlarda 22, seniorlarda 18 takım katıldı. Takım kadroları şu isimlerden oluşuyordu.
Açık; Melih Özdil, Nezih Kubaç, M.Ali İnce, Hakan Göksu, Gökhan Yılmaz. Bayanlarda, İzzel Rozental, Nita Rozental, Eti Alkan, Vera Adut, Feryal Solokoğlu, Eren Özan, Merih Tokcan. Seniorlarda, Semih Ergin, Ergun Korkut, Ali Yalman ve Halit Bigat.
Milli takımımız açıkta ve bayanlarda 16. olurken, seniorlarda 13. oldu. Açok takımlarda İtalya, bayanlarda Fransa, Seniorlarda Polanya birincilikleri kazandılar.
Briç Dünyası Dergisisnin düzenlediği sonbahar gezisi 11-18 Ekim 1995 tarihlerinde Alanya Jasmin Hotel'de Hollandalı briçcilerin katılımı ile gerçekleştirilecek. Katılmak isteyenler için rezervasyon Erdal Sıdar Tel 0.216. 3389519 dan yapılabilir. ( Fax. 0.216.4185642)

İhtilalin Kurtardığı Briçci!

Çorum öğretmenlerinin gittiği Yavuz'un kahvesi briç oyununun en çok oynandığı kahve ve gençlerin ikinci evleriydi. Üniversiteyi kazanamamış olanlar burada briç oynayarak ikinci bir staj yapmakta olmanın mutluluğunu yaşarlar ve gelecek sınavlara hazırlanmada briç oyunundan yararlanırlardı! ( Giderek briçci sayısının arttığını kolaylıkla çıkarabilirsiniz.) O gün yine kahve gençlerin heyecanlı briç oyununa sahne olmaktaydı. Gecenin ileri bir saatinde ( En iyi ögrenciler geç saatlere kadar çalışırlardı.) dördüncü briç oynayanın ayrılması üzerine Halis ( briç dışında diğer kağıt oyunları çok iyi oynayan bir genç) oyuna girmek istedi.
- "Sen brici iyi bilmiyorsun, nasıl oynatalım?" sözlerine kulak asmadı ve kendisinin çok iyi oynayabileceğini kanıtlamak isteğiyle, ısrarla oyuna katıldı. Gençler çok büyük bir para koyarak Halis'i vazgeçirmeye çalışmaları da işe yaramadı.
Halis her oynadığı eli batırdı. Ortağının ağır sözleri moralini bozuyor, kahvedeki itibarının sarsılacağı düşüncesi de sıkıntılara boğuyordu. Sonunda eline şu fırsat geçtiğinde artık bütün kayıplarını çıkartacağına inanarak çok sevinmişti.






Doğuda oturan Halis oyunu 6 SA ile açmıştı. Güneyde oturan Uğur ise 7 Trefli ile çok batacağı kesin olan bir baraj yapmıştı. Halis hiç düşünmeden kontr çekincede güneyde bulunan Uğur sürkontur demiş ve herkesin hayret ve şaşkınlıkla izlediği oyun batmadığı gibi Halis'in aklını başından almıştı.

Nasıl oluyorda bu el batırılamıyordu? Halis tuvalete gitmiş ağlıyordu. Kimileride onu teselli ediyorlardı; "Üzülme abi, Uğur'un yaptığını Çorum'lu yapmaz! "
Bu sırada radyoda hiç alışık olunmayan bir anons herkesin kanını dondurdu;
" Yüce Türk Milleti silahlı kuvvetler yönetime el koymuştur................"
Artık ne Halis'in briç bilmezliği ne de oyunun eleştirisi kalmıştı. Halis kurtulmuştu!(*)
Bu oyundan çıkan ders granşilem ve şileme mutlak koz keseri olmadan sakın ola kontr çekmeyiniz.

Onör- Süronör Kuralı:

Onör üzerine elinizdeki bir onörle onun üzerine çıkmanız yani onörü elinizdeki onu geçen bir onörle ezmeniz gerekir. Bu kural her zaman geçerli midir?

R,D,5

A,V,8 10,9,6,3

7,4,2

Güney yerden oynayıp R veya D ile gelirse yalnızca bir el alabilir. Batı ilk eli ası ile alır ve 8 liyi oynar. Güneyin damı bir el yapar. Eğer güney elden 7 liyi oynarsa A,V batıda olmak şartıyla iki el yapar.

V,7

9,8,6,2 D,5,3

A,R,10,4

Güney yerden V oynar. Doğu D ile üstüne örtmediği takdirde Güney pas yaparak 4.eli kazanır.

V,10,6

A,R,9,8,7 D,5,4

3,2

Batı sanzotu dekleresine dördüncü küçük olan 8 lisini çıkar. Güney yerden 10 luyu koyar. Batının bütün elleri alabilmesi için doğunun D nı koyması gerekir.

Briçte her kuralın istisnası vardır. İşte bir örnek;

R,V

4,3,2 D,7,6,5

A,10,9,8

Batının 4 lüsünü güney vale ile örter. Doğu D nı koyarsa güney bütün elleri yapar. Eğer onör ile örtmez ise üç elden fazla yapamaz.

Güzel ve bol briçli günler dileğiyle.


(*) Necmettin Sünget'in "Aylık Briç Dergisi" inde yayınlanan Briç Panoramadaki oyunundan derlenmiştir.


Not : Babam iyi briç oynamayanları açıkca eleştirmekten çok hoşlanırdı. Bu eleştirileri bir çok kişiyi kırardı. Ölümünden sonra bile karşılaştığımız bir kişi bu eleştirilerin öyle etkisinde kalmış olacak ki "Artık öbür dünyada iyi briçcilerle oynar Orhan bey" demişti.

4 Temmuz 2010 Pazar

Hesap Veriyorum -5-

Ortadaki bu derece sıkıntılı durum daha sonra felaketlerin üst üste gelmesine sebep oldu. Bir ara ben hastalandım. Nedeni bilinmeden on gün ateşler içinde yattım. Artık gene ölümün pençesinden tifo salgını olduğu daha sonra anlaşılan hastalıkdan zor kurtuldum köyün basit ve kocakarı ilaçları ile. Ayağıma kara tavuk sardılar. Bir gün sonra ayağa kalktım. İyi hatırlıyorum, derhal düşmekle henüz hiç ayakta duracak halde olmadığımı anladım. Annem mantı yapıyordu. Yağmur yağarken su birinkitileri çukurlaşır, mantı kaynadığı suyun olduğu gibi. Ne zaman karnım acıksa bana çağrışım yapar.

Bir ay sonra da Günhan hastalandı. Üzüntüler bir birini kovalıyordu. Birden o da sebepsiz bir hastalığa yakalanmıştı. Babam bir öğretmendi en azından sağlık konusunda da biraz kültürlü olması ve bulaşıcı bir hastanın olduğu eve annemin gitmesini engellemesi gerekirdi. Halbuki tam tersi babamın doktor ve sağlık konusunda köylülere bile taş çıkartacak kadar geri kafalı olduğuna bir çok kez şahit olacaktım. Nitekim bir iki ay sonra da bir difteri salgını Günhan’I yakalamıştı. Gittikçe zayıflamaya ve halsiz düşmeye başladı. O sırada babamın okulunu müfettiş denetliyordu. Bir gün köylülerden her kimse dayanamayarak müfettişe “Hocanın çocuğu çok hasta ölmek üzere, acaba bir çaresine bakabilirmisiniz?” deme cesaretini göstermiş. Müfettiş babamı çağırarak “Sen çocuğunun hasta olduğunu bana neden iletmedin? Ben ne zaman olsa teftişe gelebilirim oysa ki bir çocuk dünyaya bedeldir” sözünü söylemiş ve babamı kardeşim Günhan’I Çorum’a götürmeye ikna etmiş.

O zaman babam bir atlı araba ile bizleri de alarak kardeşimi , kış ve soğuk bir günde 8 saati geçen bir yolculuktan sonra Çorum’a getirdi. Ataerkil aile düzeninin gereği olarak Hamdi dedemin evine indik. Kardeşim nefes alamıyor, boğazından sadece hırıltılar çıkıyordu. Dedem önce çocuk müteahhısı olan Dr. Pertev Kalelioğlu’na gidilmesini emretti. Fakat bir türlü bulunamadı, uzun münakaşalardan sonra Çorum’un tek hastanesine götürüldü. Bu karar alınana kadar çok önemli olan bir saat kaybedildi. Doktor ameliyat sonrasında kardeşimin kaybedilmesini bu bir saatlik gecikmeye bağladı ve “Bu kadar güzel bir çocuğun ölümüne çok üzüldüm.” dedi.

Babamın hastalık ve tıp hakkında ki inançları ilkeldi. Aspirin ve zeyrek lapası gibi ilkel ilaçlardan ibaretti tedavileri.

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Gerçek Haber -6-




Gerçek Haber gazetesinin 23 Haziran 1976 tarihli sayısındaki başyazısı ve gazete kapağı.

11 Mayıs 2010 Salı

Torunu Barış UYSAL'ın çoçuğu oldu





Torunu Barış ve eşi Benoit'ın çocukları Emre 04 Mayıs 2010'da doğdu.

30 Nisan 2010 Cuma

Torunu ILGAZ UYSAL





Küçük torunu Ilgaz UYSAL'a ait bazı resimler.

18 Nisan 2010 Pazar

HESAP VERİYORUM -4-

Bunun bugün için bir üstün zeka eserimi yoksa bir çocuk belleğinin dersleri dinleyerek, bir fotoğraf makinasının işlemi gibi aklın bir yeteneği mi olduğunu hala çözmüş değilim. Bu aşamanın bir kuramını ancak eğitimci bir kişinin deneyleriyle böyle sonuca varabileceğini kanıtlayabilir kanısındayım. Bir anımı da burada söylemek istiyorum. Benim her şeyi okuyabilmem, kerat cetvelini ezbere okuyabilmem babamın da dikkatini çekmişti. Bunu bir yerde de çok kötü bir şekilde istismar etti. Bazı geri köy çocuklarının her hangi bir şekilde kerat (çarpım) tablosunu bilmemesi durumunda beni o sınıfa çağırıp örneğin “8x8= kaç” diye sorduğunda “64” yanıtını alınca bilmeyen talebenin yüzüne tükürtürdü.

Bunun ne kadar onur kırıcı bir şey olduğunu o anda ben bilmediğim halde benim bundan dolayı nasıl bir sevinç içinde kalmama hala utanırım. Bunun cezasını sonradan köy çocuklarının antipatisini kazanarak acı şekilde ödedim. Beni meydanda yalnız bulduklarında onlarda kendilerinin beden gücünü kullanarak bana güreş tutma önerirler ve o zaman sadece benim ayağımda olan potinleri çıkarmamı fırsat bilir alıp kaçarlardı potinlerimi. Ben eve çıplak ayakla gelir ve babamdan dayak yediğim gibi aptallığımın cezasını annemden dilinden kurtulamayarak kat be kat ödetirlerdi.

Türk milleti veya dünyanın en geri milletleri bile onuru söz konusu olunca aslan kesilir. Bu insanlık onurunun evrim teorisine dayanan en ilkel kuralıdır. Biz insanları yücelteceğimize onları kendimizden aşağı görerek kendimizi alçattığımızı unutmayalım.

O sene karnemin verilmemesi beni o kadar üzmüştü ki günlerce ağladım. Okula gitmekten vaz geçtim. Taptığım Cevdet beyle de küsüp bir daha hiç konuşmadım. Ne yaptılarsa da bir türlü barışmadım. Bu benim altı yaşında okula resmen kayıt olmamla sonuçlandı.

EVİMİZ HIRSIZLARCA SOYULUYOR ve ÖĞRETMEN DE BU İŞE ORTAK:

Elvançelebi köyünün bize en acı veren anısı bu soyulma olayıdır. Bir bayram arifesi –ki Ramazan bayramı olmalı- bizim evi soymak için öğretmen ve köylülerden Sait adlı ünlü bir hırsız işbirliği yapıyorlar. Babam Teravi namazı kılmak için camiye gitmişti. Annemde köyde hatırlı bir köylünün düğününe gitti. Biz evde Celal abim, Ablam, ben ve daha bir yaşında olan Günhan ve yardımcımız olan köylü kızla evde kaldık. Yapılan tertip şöyle planlanmış. Yardımcı kızı ayarlamışlar. O bize korkutucu masallar anlatarak cinler, perilerin bizi alıp götüreceğini , mezarlıktaki dedelerin bunu köylüye malum ettiğini anlattı. Ablam ben de düğüne gideceğim diye tutturunca yardımcı kızla haber gönderdik. Onlar da annemi ikna ederek bizim de düğün evine gitmemizi sağladı. Biz de buna çok sevindik ve geç saatlere kadar düğün evinde kaldık. Babamın da teravi namazından sonra öğretmenin evinde sohbete katılması sağlandı. Her şey bittikten sonra eve döndük. Evin karışık olduğunu, yatakların yerinden atıldığı ve evin bütün eşyasının darmadağın olduğunu gördük. Bayram için dedem bize Çorum’dan yeni elbiseler, ayakkabılar, heybelerle şekerler, çerezler göndermişti. Benim tek varlığım İş Bankasının kumbarası içindeki paralarım da gitmişti. Ayrıca o tarihte bir servet sayılabilecek kadar çok olan 300 TL. birikmiş parası gitmişti babamın.

Babam bir anda şok geçirdi. Adeta aklını yitirdi. Şaşkınlıktan ne yapacağını bilemedi. Annem ağlamaya, döğünmeye başladı. Düğün eğlencesinin sonu bir anda ölü evine dönmüştü. Öğretmene haber sala babam ondan medet umdu. O da babamı nasıl oyalamak gerekirse öyle oyaladı. Minarenin mahvesine kadar köyü elde fenerlerle aradılar. Bir şey bulunmadı. Ertesi gün bayramdı. Ne var ki evimizde ölü evi yası tutuluyordu. Köylüler bize karşı tavır aldıklarından hırsızı korudular ve babamın bir ay süren bütün çabaları boşa gitti.

11 Nisan 2010 Pazar

Gerçek Haber -5-



Orhan UYSAL'ın 22 Haziran 1976 yılında Gerçek Haber gazetesinde yazdığı başyazı ve gazete küpürü.

23 Mart 2010 Salı

Torunu Asu Meriç UYSAL ile





Çok sevdiği torunu Asu Meriç UYSAL ile çekilmiş bazı fotoğraflar.

Torunu için yazdığı AKROŞTİŞ şiiri ise aşağıda.

Altın Çağındasın ne güzeldir çocukluk
Sımsıcak bir sevgiyle kucaklar ebeveyn
Usludur sakın yapma derler sana çoğunluk

Mesele değil yavrum neşeli ol ve eğlen
Elini tutup senin lunaparka gidelim
Renkli salıncaklarla döner dolaplara binelim
İstersen daha güzel ufuklara koşalım
Çimenle üzerinde yatıp yuvarlanalım


Deden : Orhan UYSAL

21 Mart 2010 Pazar

Şeytana Borçluyuz

Dünyaya gelmemizi
Aşkın en lezzetli meyvesini
İnsanı,doğayı sevmesini
Şeytana borçluyuz....

Eğer Havva anamızı
Ve Adem babamızı
Uyarıpta
Yedirmeseydi yasak elmayı
Hiç akıllarında yoktu
Cennetten atılmayı

Dünya neye yarayacaktı ki insan olmadan
İnsanlar yer yüzüne yayılmadan
Bütün bu olanları şeytana borçluyuz
Bunlar hepsi uydurulmuş bir masal
Ne yaparsın ki bu masallara inanıyor insan

Orhan Uysal

6 Mart 2010 Cumartesi

Dünürü Fikriye Temizyürek'i Kaybettik

Orhan UYSAL'ın oğlu Hakan UYSAL'ın kayınvalidesi,eşi Nardane UYSAL'ın annesi Fikriye Temizyürek 03.03.2010 tarihinde beklenmedik bir şekilde yaşamını yitirdi. Oğulları Ünal ve Mahmut, eşi Mehmet Temizyürek, kızları Gülizar,Feruze ve Nardane idi. Orhan Uysal ile bu fedakar ana, öncü, mücadeleci kadın birbirlerini çok severlerdi.Fikriye Temizyürek'in yaşamını konu alan 06.03.2010 tarihli Radikal gazetesinde Erkan Goloğlu'nun yazısı aşağıda.

‘Fikriye’ dövmesi
Ünal, sevgili kardeşim!
Bu mektubu, özellikle sana yazmayı tercih ettim. Senin şahsında Fikriye’nin, kendimi de aralarında saydığım bütün evlatlarına seslenmek istedim. Sen, onun en küçük evladısın.
Niyetim, senin acını almak değil; bunu alamayacağımı biliyorum. Ayrıca ben de Fikriye’den mahrum kalmanın acısıyla baş başayken, buna ne kadar takatim var, emin değilim.
Çok canım yanıyor. Uzun zamandır Fikriye’yi görmemiş bile olsam, bir daha onu hiç göremeyecek olmak, beni çok acıtıyor.
Hiçbirinizin acısını paylaşmaya niyetli değilim. Hiç kimsenin benim acıma ortak olmasını da beklemiyorum.
Fikriye’ye bunu göstermeden, bunu ona belli etmeden, herkes kendi acısını dibine kadar yaşasın. Eğer başarabilirsek, hayatını bütün acılarımızı almaya vakfetmiş bu kadına, senin annene bunu hissettirmeyelim. Hayatının orta yerine bütün yoksulların ağrısını yerleştirmiş bu kadına, ağrına gidecek bir şey yapmayalım. Bunu anlarsa biliyorum, önce alay eder; sonra tutamaz kendini, bize küfreder.
Fikriye yaşarken bizimle alay ettiğinde kaçacak delik arar ve bulurduk. Bize küfrettiğinde sığınacağımız yer, yine onun koynu olurdu.
Şimdi çaresiziz. Şimdi o bizi yapmacık bulursa biz kime ne anlatacağız?
Kendimizi ona affettirmek için oynadığımız oyunlar, yaptığımız numaralar bile yaşadığımız aşkın bir parçası değil miydi? Hepimiz bir kadının hem çocukları, hem de âşıklarıydık. Bir kadın, hem hepimizin anasıydı, hem de flörtü. Aklıma gelince, yakamızdaki fotoğrafındaki gibi bir gülme alıyor beni.
Şimdi hangisi için onu suçlasam? Bizi az emzirdiği için mi, yoksa daha fazla kur yapmamıza izin vermeden aramızdan kayıp gittiği için mi?
Canım kardeşim!
Hangi kayıp diğerinden ağırdır, karşılaştıramam. Bir boşluk duygusuyla sana yazıyorum. Hangi boşluk daha derindir, ölçemem.
Sen, anneni kaybettin. Seyran’ın, Zafertepe’nin isyankâr çocukları, en cilveli, en muzip, en fırlama yoldaşını kaybetti. Kim kimi teselli etsin?
Acıyı acıyla tartamazsın.
Yaptığı çorbayı beğenmeyen kayınpederinin üstüne tencereyi boşaltmak isteyen bütün kadınlar yetim şimdi.
İşkenceci polisler neden anılarını yazmazlar? Yazsalar bile Tepebaşı
Güzelsu Sokak’ta, iki evladı kaçak bir annenin evine neden ayakkabı çıkarılmadan girilmez, bunu anlatamazlar. Bunu bize ancak evlerin nasıl temizlendiğini bilen bir kadın anlatabilirdi: Polisin bastığı evin kiri çıkmaz!
Bazen bir kadına kaldırdığı el, o erkeğin şansıdır. ‘Vur hadi yiğitsen’ diyen bir isyan, o erkeğin hayatında bir büyük imkân olur. Bir kadını her gün yeniden sevme imkânı... 4 Mart Perşembe günü, Karşıyaka Camii’nin avlusunu tarayan bir çift göz, hiç tanımasa bile o erkeği bulurdu. Bir kadın nasıl bir acı ve aşkla uğurlanır, görürdü bunu.
Geçtiğimiz hafta aynı günün gece yarısı otobüsüne kendimi atarak Samsun’a indiğimde, kimselerin olmadığı ıssız caddelerinde uzun uzun yürüdüm. Yaşasaydı, bu sokakların günün bu ilk saatlerinde bile bu kadar sessiz kalmayacağını düşündüm. ‘Benim Samsun’umu Güzelleştirme Derneği’nin Kurucu Başkanı’ ‘Ayı’ Cemil’i uğurlarken, bu şehrin artık hiçbir zaman güzel olmayacağını düşündüm. O da, Fikriye’nin evlatlarından biriydi.
Hepimiz gibi.
Sen anneni kaybettin.
O yok artık hayatımızda.
Ama çık sokağa. Dolmuşa bin, otobüs kuyruğuna gir, gecekondu mahallerinden yürü. Gördüğün her yoksulun, her ezilenin, her mağdurun teninde, bir güneş gibi parlayan
o dövmeyi göreceksin.
‘Fikriye’ dövmesi. Bir kahkaha, ömrümüz boyunca taşıyacağımız.
Bir ses! Çınlayıp duracak hayatımızda.
Onun her birimize ‘Get salak’ diyen sesi!